Hoşgeldiniz sayın ziyaretçimiz. Bugün 21 Kasım 2017.
E-Posta : Parola :
 

Sohbet 19


Niyazî Mısrî Hazretleri'nin okuyacağım nutk-ı şeriflerindeki âli sözler, ehl-i hakikati beyan etmektedir. O büyük mutasavvıf, birilerine sual yöneltiyor:

Ey tarikat erleri ey hakikat pirleri
Bir haber verin bana ol bî-nişân kandedir

Kandedir dostun eli kande açılır gülü
Dost bahçesi bülbülü gül-i handan kandedir

Aradım bahru berri bulmadım ben bu sırrı
Cism-ü candan içeru gizli sultân kandedir

Madem ki can tendedir ten can ile zindedir
Amma nidem bilmedim can u canan kandedir

Niyazi'ye can olan sırrında sultân olan
Dîn ve hem îmân olan bimekan kandedir

Nişanı olmayan Allah'ı arıyorum. Eğer bir nişanı olsa onu bulmak kolay olur, fakat O nişansız.

Her şeyin bir nişanı var. Allah'ın nişanı yok. O, kendini nişansızlık içinde saklamış. O'nun nişanı nişansız olmaktır. O zaman sormak lâzım. Nişanı olmayan Allah nerededir?

Burada neden Niyazî Mısrî Hazretleri, müderrislere, hocalara sormuyor da tarikat erlerine, hakikat pirlerine soruyor? Çünkü bu işi, onlar bilir. Bu iş, onların işidir.

"Âlimler ilmi bilirler, ilim öğrenirler. Ehl-i hakikat ilim bilmese de Allah'ı bilir."

Yunus'un söylediği de budur:

İlim ilim bilmektir ilim kendin bilmektir
Çün okudun bilmedin ha bir kuru emektir

Bir kâmilin şöyle güzel bir sözü vardır: "Âlimler ilim peşindedir; arifler Allah peşindedir" Niyazî Baba, Cenab-ı Hakk'ın niteliğinin, içeriğinin, keyfiyetinin ve özelliğinin farkında olduğu için ehl-i hakikata soruyor. Zaten Niyazî Mısrî Hazretleri, Mısır'da ilm-i Arabî tahsil etmiş büyük bir müderristir. Ama müderrislik bu işi çözmemiştir. Kendindeki yüksek istidadı da ortaya koyarsan ilm-i Arabî, ilm-i Farisî öğrenmek bu işi çözmez. O zaman irfan sahibi olmak lâzım. Hz. Peygamber Efendimiz'in hadisinde ifade buyurduğu budur:

"Nefsine arif olan Rabbine arif olur."

Keza Hz. Gaybî'nin:

Men Aref nefseh olubdur cümle ilmin efdâli
Kendi özün bilmez isen âlimim deme sakın
Öz kitabın okuyandır ehl-i ilmin ekmeli
Kendi özün bilmez isen âlimim deme sakın

Kim ki kendi kitabını okumuştur o, ilim ehlinin en yükseğine tırmanmıştır. Onun için Niyazî Mısrî Hazretleri, bu soruyu tarikat erlerine ve hakikat pirlerine yöneltiyor. Geçirdiği aşamaları soruyor. "Neler yaptın, nerelere koşturdun?" diyor.

Aradım bahr u berri bulmadım ben bu sırrı

Bu ilâhî esrar, âdemiyet esrarı ne karada ne denizde var. Oralarda yok.

Cism ü candan içeri gizli sultân kandedir

Niyazî Baba, gerçi denizi ve karayı aradığını söylüyor ama burada bir ipucu da veriyor. Hem soru soruyor hem de cevap veriyor. Neymiş o? Tenden içeri, candan içeri gizli olan sultan kandedir?

Madem ki, o sultanın cisim ve candan içeri olduğunu biliyorsun, niye arıyorsun? Bilmek kâfi değildir Onu kitaplar da yazar. Kitabî bilgilerle, bunun böyle olduğunu bilmekle bir yere varılmaz. Kişinin kendi gönlünden tulû etmesi, bu manevî haz ve zevki kendisinin yaşaması lâzımdır.

Ben de okudum ben de gördüm. Kitaplarda böyle yazıyor ama o beni tatmin etmiyor.

Madem ki can tendedir ten can ile zindedir
Amma nidem bilmedim can u canan kandedir

Tenin canda, canın tende birbirinin içinde olduğunu biliyorum. Ten ve can ikiz kardeş gibi birbirinden ayrılmıyor. Birleştiği zaman hayat, ayrıldığı zaman ölüm var. Bunlar birbirine muhtaç. Hem birbirine yabancı, hem birbirinin içinde. Fakat bunu bilmek de kâfi değil. Bunlar hep bilmenin sınırı içinde. Ama şimdi görgü, tanıklık istiyorum. Çünkü görmeden tatmin olmak mümkün değil. "Ayne'l yakîn" yani karşı karşıya görmek lâzım.

Niyazi'ye can olan sırrında sultân olan
Dîn ve hem îmân olan ol bî mekân kandedir

Şimdi sorular bitti sıra cevaba geldi:

Ey gönül gel ağlama zari zari inleme
Pirden aldım haberi ol bî-nişân sendedir

Sendedir dostun eli sende açılır gülü
Söyler bu can bülbülü gül-i handan sendedir

Gezme gel bahr u berri kendinden iste sırrı
Cism ü cana hükmeden gizli sultân sendedir

Anladınsa sen seni buldunsa can u teni
Gayri ne var ey gönül can u canan sendedir

Ten tahtıdır bu canın can tahtıdır cananın
Ey Niyazi şüphesiz ol bî-mekân sendedir

Ey gönül gel ağlama zari zari inleme: Demek ki ağlıyormuş, zari zari inliyormuş. Ağlamak lâzım. Bu işin başında gözyaşı ve istiğfar var. İnlemek lâzım. Feryat lâzım.

Şu Kütahya'nın dağında taşında Mehmet Hoca'nın gözünün yaşının değmediği yer kalmadı. Böyle konuştuğuma bakmayın! Altında çok şeyler var. Yağmurla yarıştım. Yağmur bir taraftan yağıyor, ben bir taraftan gürlüyorum. Yağmura sen mi daha hızlısın ben mi daha hızlıyım? diyorum. Yunus, bunu "Gökler gibi gürledim" diye ifade eder. Aynen doğrudur. Allah'a çok şükür, gökler gibi gürledik. Yerler gibi inledik. Dereler gibi çağladık. Sonunda bir dağ içinde aktık.O dağ, senin kendi vücudun.

Bu iş, böyledir. Bunu başka türlü düşünmek bir hobiden öteye geçmez ve hiçbir yere varamazsın.

Aşkın evveli cefa ahiri sefadır: Sülûkun başı, her zaman söylediğim gibi istiğfar ve gözyaşıdır. Bu varsa iş biter. Abdest suyunun çıkaramadığı günahlar var, onu gözyaşı siler. Onun için bizim işimiz zar u giryândır.

Sen, gülde neyi gördün? Güle baktığında gözüne ne göründü? Gülün özüne, kokusuna baktın, ne bezendi baktığınca özüne? Sen neler gördün, durmuyorsun; susmuyorsun.

Dervişi bülbüle benzetirler. Tâ be sabah figan eder. Şeyhi de güle benzetirler. Bülbül, neyin başında öter? Gülün, bostanın. Dervişler de azizinin başında feryat eder; inler; gözyaşı döker. O gözyaşları ne kadar mukaddestir ne kadar sevgilidir ki. onu Mevlâ'ya götürür. İşin sonunda Hak'la buluşturur. Artık orada kul diye bir şey kalmamıştır. Sadece kulluk adına bir etiket kalmıştır. Ali, Veli, Ayşe, Fatma. Ama bunca kemale rağmen o, çok yüksek bir tevazu ve mahviyet içindedir.

Gökte uçarken yere indirdiler
Çâr-ı unsur bendlerine urdular

Nur iken adım Niyazî koydular
Sol ezel ki itibârın kandedîr

Benim adım Ayşe, Fatma, Niyazi falan değildi. Ben, nur idim. Burada da değildim. Gökte uçuyordum. Ama bana kement attılar ve beni yakaladılar, ayağıma dört köstekten zincir bağladılar.

O dört köstek nedir? Anâsır-ı erbaa. Su, hava, toprak, ateş. Ana rahminden getirdiğimiz şu cismanî yapı, dört kumaştan yapılmış bir elbise. Sırtımızda o elbisenin ağırlığını çekiyoruz. Uç uçamazsın, kaç kaçamazsın. Hürriyetin kısıtlandı. İşte hicap bu. Hicabı kendinden...

"Sen sırtında bu elbiseyi taşırken Allah'la kul arasında başka perde arama. Perdesi kendisinden."

Vücut yani fizikî yapı dünyalı. Aslı toprak ve onu buradan aldık. Ama içimizdeki misafir dünyalı değil. O gurbetten geldi. Esas problem, onun problemi.
Bedenin keyfi yerinde. Beden yiyip içer, yatar uyur. Ama ruh, buralı değil. Onun gıdası, yeme içme değil. İşte gurbette olan o. Garip olan o. Niyazî'nin garip bülbül dediği de odur. Ne yapacak? O, vuslat istiyor. O, geldiği yere gitmek istiyor. Geldiği yere gitmesi için sırtındaki dört kumaştan biçilmiş elbisenin yani cismi yapının alınması lâzım. Bu da ölümdür.

"Kafes parçalanmadan içindeki kuş nasıl uçar? Ten kafesi ölümle parçalanacak ki, içindeki can kuşu geldiği yere gidecek."

Bu vücut gemisi, ne zaman parçalanır? Denizdeki gemi ne zaman parçalanırsa bu gemi de o zaman parçalanır. Denizdeki gemi böyle küfür küfür İmbat esiyor, pupa yelken gidiyor. Parçalanmaz. Coştuğu zaman parçalanır. Tayfun, kasırga gibi büyük rüzgârlarda 20-30 metre dalgalar yükselir. Gemi, yumurta kabuğu gibi denizin ortasında oynar. Ha şuraya, ha buraya vurdu! Nihayet dalgalar onu parçalar. Gemiyi denizin dibine gönderir.

Bir gün içimizdeki ruh deryası, şimdi deniz ruh oldu, coşacak sırtımızdaki ten kafesini parçalayacak. Dalgaların gemiyi parçalayıp dibe yolladığı gibi.

"Bütün sırların aşikâr olacağı gün" (Tarık Suresi, ayet 9)

ayet-i kerimesinde buyrulduğu gibi.

Ruh denizi coşup, ten gemisini parçalamaya başladığı o ana "koma hali" diyorlar. Aslında o, sekerâttır. Sekerât, sarhoşluk demektir. Her can, her bedenden çıkışında inanmış inanmamış, Doğulu Batılı, siyah beyaz bu sekr-i manevîyi yaşar.

Sekerâtü'l mevt, güzel bir deyimdir. Eski ve köklü bir deyim. Şimdi onun yerine kullanılan koma ne işe yarar? Son nefes yani Batılı' nın koma dediği an, ölüm sarhoşluğu içinde olmaktır. Kuran-ı Kerim'in deyimi böyledir:

"Bütün nefisler ölüm lezzetini tadacaktır." (Al-i İmran Suresi, ayet 185)

Ölüm, -o son nefes- öyle bir lezzet ki; o lezzetin dünya nimetleri içinde bir benzeri yok. Ama nefisler, bunu tadacaktır. Bu tat, Arapça'sı zâikadır, geldiği zaman o ne çoluğunu çocuğunu, ne kocasını ne servetini görür. Çünkü çok güzeldir. Dünya nimetleriyle kıyaslanamayacak kadar çok büyük ve güçlü bir zevkin içine girmektir. Onun için dünyaya ait ne varsa alın sizin olsun deriz.

Ehlullah, bunu işin sonunda değil; bu hayatta iken söyler. Arada fark var. Başkalarının son nefeste tadacağı zevki, arifler daha çok ve daha önceleri turuk-ı âliyyeye intisap, mürşid-i kâmile bîat ederek rahmet-i ilâhîye, şefâat-i peygamberîye ve himmet-i pirânla mutû sırrına erer.

Onlar, bu zevki burada yaşadıklarından dolayıdır ki, dünya zevkleri, onların gözünde bir gölge bile olamaz. Buna rağmen çalışırlar çabalarlar, alırlar, satarlar, mal mülk edinirler fakat bunu icâb-ı hâl (dünyanın gerekliliği) bu olduğu için yaparlar. Yoksa gönüllerinde dünya malına ait en ufak bir iğne ucu kadar sevgi göremezsin onlarda. Onların vücutları, hücreleriyle ilâhî sevgiyle donanmıştır. Hz. Niyazî, bu gerçeği şöyle ifade eder.

Sevdim seni hep vârım yağmadır alan alsın
Gerçek manâda bildim seni yağmadır alan alsın

Her şeyini yağma ediyor. Hatta öyle ki:

Şimden gerü hep varım yağmadır alan alsın

Millet, zikir, fikir, ibadet diye kırılıp geçiyor. Onları da yağma ediyorum.

Taat ile ezkârım yağmadır alan alsın

Bunlar, münteha makamlarıdır. Sonuçtur. İşin finalidir. Ancak burada bunu size söylemekteki gayem, aziz okuyucularıma bir ışık olsun ve onlara bir gayret, şevk, vecd versin, diye. Önemli olan onların bir araştırma, bir gayret içine girmesidir. Onların içinde padişahlar da vardı. Hükümdarlar, peygamberler de vardı.

Bunların saltanatı altı yüz küsur sene yaşadı. Bunlar, dünyayı müzeyyen ettiler. Adım attıkları yere ilim, irfan, ahlâk ve fazilet götürdüler. Bunların futühâtlan, toprak kazanmak, insan öldürmek için değil; kıtalardan kıtalara îlâ-i kelimetullah! Allah'ın ismini, Allah'ın yâdını, Allah'ın kelâmını, Allah'ın dinini götürmek içindi. Öyle de yaptılar. Üç kıtaya taşıdılar. Bunlar, devlet ve hazine düşkünü değildi. Öyle şeylere ihtiyaçları yoktu. İnsan ecdadını, tarihini iyi bilmeli. Şimdi ulu orta konuşuluyor? Neye dayalı olarak? Hiçbir şeye. Zaten günümüzde birçok konuda birçok insanlar konuşuyor: bildiklerini bilmediklerini söylüyorlar. Neden bu zaaf, bu çalkantı?

Âlimlerin güzel sözleri vardır. Kendilerine bir soru sorulduğu zaman: "Bildiğimizin âlimi, bilmediğimizin cahiliyiz," derler. Bildiklerini biliyoruz bilmediklerini de bilmiyoruz demişler. Öğrenmek için kitaplar karıştırmışlar; tetebbu etmişler bilmediğini, biliyorum dememişler. İşte fazilet budur.

Günümüzde herkes, bildiğini de bilmediğini de konuşuyor. Bilginin doğruluk derecesi nedir, bilinmez. Bu, bir çıkmaz. Bu iş, bir girdap, keşmekeş. Hayır. Asla bu olmamalı. Her şeyi bırakıp şunu bilmeliyiz. Ne o?

İslâm'ın şartı beş. Savm, salât, hac, zekât, kelime-i şahadet. Altıncısı insaflı olmak, haddini bilmek. Bugünkü toplumun zaafı budur. Bir şey bilmeyen de bu konuda bir şey bildiğini iddia ediyor. Bırakın ehline, uzmanına. Bildiğimizin âlimi, bilmediğimizin cahili olalım. Ama bildiğimizi de iyi bilelim.

Bir evvelki konumuza dönelim. Hz. Niyazî, nutk-ı şeriflerinde ne sormuştu:

Ey tarikat erleri ey hakikat pirleri
Bir haber verin bana ol bî-nişân kandedir

Niyazî Baba, şimdi bu nerededirlerin cevabını veriyor:

Ey gönül gel ağlama zari zari inleme
Pîrden aldım haberi ol bî nişan sendedir

Sorarken kime sormuştu? Tarikat erlerine, hakikat pirlerine. Cevabı kimden almış? Pir'den, bu yolun büyüklerinden almış. Yine şundan bundan aldım, demiyor. Sorunun cevabını, o yolun erlerinden aldığını söylüyor. İşin istikameti budur. Bu iş, buradan bilinir. Bunlar, bu iş için var olmuş insanlardır. Bunların var olmalarının hikmeti ve vücutları budur. Allah, bunları bu iş için halk etmiştir. Bunlar muvahhid sınıfıdır. Muhyiddîn-i Arabi'si, Mevlâna'sı, Abdülkadir Geylanî'si, Ahmed er Rıfaî'si, Pir Şaban-ı Veli'si, Yunus Emre'si vs. Bunların işi bu. Hepsi bu zincirin halkaları, bu selsebilin erleri.

İşte Yunus, köylü çocuğudur. İşte Mevlâna, en üst seviyede bir kültüre sahip, Selçuklu hanedanının göz bebeğidir. Ama biliyoruz ki, Hz. Mevlâna, Yunus için şunu söylemiştir: "Hangi makama vardımsa Türkmenoğlu'nun izine rasladım."

"Allah, murat ettiği zaman kulunun gönlüne ilimler, irfanlar, hikmet pınarları akıtır. İnsanlar bunu beğenir, beğenmez ne fark eder. Hak, beğendikten sonra insanların beğenip beğenmemesi önemli değildir."

Şimdi sorulara cevap veriyor.

Sendedir dostun eli sende açılır gülü
Söyler bu can bülbülü gül-i handan sendedir

İçerde bir bülbül var. Can bülbülü. Can kuşu. O, devamlı ötüyor. Soruyor; araştırıyor.

"Derviş, her şeyden evvel büyük bir araştırmacıdır."

Gezme gel bahr ü berri kendinden iste sırrı
Cism ü cana hükmeden gizli sultân sendedir

Bırak karayı, denizi dolaşmayı. Sırrı kendinden iste. Şimdi şöyle bitiriyor.

Anladınsa sen seni buldunsa can u teni
Gayri ne var ey gönül can u canan sendedir

Can da sendedir, canan da sendedir. Aradığın da sensin, arayan da sensin, aranan da sensin. Hz. Mevlâna, bu makamda şunu söyler: "Allah hem testi yapıcıdır; hem testinin çamurudur; hem testiyi alıcıdır; hem testiyi satandır." Hiçbir şey kalmadı. Son söz:

Ten tahtıdır bu canın can tahtıdır cananın

Şimdi toparladı. Ten cana, can da canana taht olmuş.

Ey Niyazî şüphesiz ol bî-nişân sendedir

Mekânsız olan Allah, mekân içine girmiş. Mekân dediği ne? Allah'a mekân isnat edilir mi? Cenab-ı Hak mekânsızdır. Mekâna sığmaz. Ancak burada gönül denilen deryanın sonu ve sınırı olmayan bir mekânsızlık âlemi olduğunu bilmek lâzım ki, Cenab-ı Hak oraya tecelli kılmıştır. Aynı eş değer söz hepsinde var. En kısası Yunus'ta. Onca divanı yazmış, onca sözü söylemiş. Bazı zaman gelmiş çok kamufle etmiş, bazı zaman esrarı örtmüş, bazı zaman gelmiş biraz daha dışa vermiş ama işin finalini şöyle bitirmiş. Artık son sözünü söylemiş:

Ete kemiğe büründüm Yunus deyip göründüm

Kim ete, kemiğe bürünmüş, kim Yunus diye görünmüş? Yunus burada bir araçtır. Görünen Allah'tır. Önün için bu mana, tasavvuf ise Niyazî Hazretleri'nin deyimi ile
"Bir hazinedir tasavvuf malik olmaz her haris" "Tasavvuf, demir leblebidir." Ancak Hz. Mevlâna'nın buyurduğu gibi: "Biz bu manayı bilenlerle söyleşiriz." Ehl-i tasavvuf ayrı bir sınıftır.

"Bu bizim milletimiz, bu aşk milleti, hiçbir millete benzemez, her milletten bir millettir. Akılla bizi ölçmeye kalkmasınlar. Akılla bizi kıyaslamaya kalkmasınlar. Akıl, bizim irfanımızı anlamada âciz kalır. Çünkü bizim yolumuz aklın maverası. Aşk ise, aklın durduğu yerde başlıyor."

Bu ruh ve beden konusunu Hz. Peygamber Efendimiz'in bir hadis-i şerifiyle bitirelim:
Resul-i Ekrem Efendimiz'e sahâbe-i kiram:

-Yâ Resulallah! Ruh nedir, cisim nedir? diye sorduklarında

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.):

-Ervâhüküm eşbâhüküm eşbâhüküm ervâhüküm (Ruhlarınız cisimlerinizdir; cisimleriniz ruhlarınızdır,) diye buyurdular.

Veminallahi tevfik fe ni'mer refik.