Hoşgeldiniz sayın ziyaretçimiz. Bugün 21 Kasım 2017.
E-Posta : Parola :
 

Sohbet 12


Derviş Yunus der hoca istersen var bin hacca
Hepisinden iyice bir gönüle girmekdir

İnsan, bin kez hacca bile gitse, tabii çok güzel bir şey ama bundan daha iyisi var.
O nedir? Bir gönül ehlinin gönlüne girmektir.

"Gönül ehli kişinin gönlü, münbit toprağa benzer."

Büyüklerin deyimi ile onlar: "Kuvve-i imbâtiyyesi yüksek toprak gibidir."
Verimi yüksek toprağa bir daneyi attığın zaman, o toprak o danenin verimini bilir; kıymetini bilir ve onu Allah'ın "Rab" sıfatıyla eğitir. Tohumun içinde saklı olan bütün güzellikleri, kokuları, renkleri, şekilleri, biçimi ne varsa ortaya çıkarır. Aynen mürşid-i kâmil de kendisinden bîat alan müridin bütün güzelliğini verimli bir tarla gibi ortaya koyar: "Sen busun," der.

Ehlullah: "Üç şey vardır ki yalan söylemez: Ayna, toprak ve mürşid-i kâmil"
diye buyurur. Aynaya baktığın zaman ne isen onu görürsün. Mesnevî-i şerifte şöyle bir söz geçer: Bir acuze kadın aynaya bakıp şöyle demiş: "Zamane aynaları hiç de iyi göstermiyor." Kadın, kendi çirkinliğini aynadan bilmiş. Oysa ayna yalan söylemez. Ne varsa onu gösterir.

Daha önceki sohbetlerimizde ikinci yalan söylemeyenin toprak olduğunu söylemiştik. Toprağa ne ekersen onu biçersin. Darı ekersen darı; çavdar ekersen çavdar biçersin. Çünkü toprak, tohumda ne varsa onu verir.

Üçüncüsü mürşid-i kâmildir. Mürşid-i kâmilin gönlü, marifet bahçesi, verimli bir toprak gibidir. Müridin levh-i mahfuzunda mevcut olan güzelliği, kemalâtı ona yansıtır: "Sen busun," der.

Mürşid-i kâmil, Allah'ın kendisine verdiği istidad-ı ezelî, şefaat-i peygamberi ve himmet-i pirândan aldığı kuvve-i kudsiyye yani feyz-i ilâhî ile kendisinden bîat alan müridi, annenin çocuğunu büyüttüğü gibi besler; büyütür. Çünkü mürit de bir çocuktur. Belki yaşı altmış ya da yetmiş olabilir ama bu yolun çocuğudur ve turuk-ı âliyyeye yeni girmiştir. Taze çocuğun süt emdiği gibi mürit de mürşidin süt misâli gönlünden gelen feyziyle beslenir. Gün gün terakki elde eder; esmaları geçer. Genellikle yedi esma üzerine inşa edilen turuk-ı âliyyede bazı istisnalar olabilir. Melâmîlerde ve Uşşakîler'de olduğu gibi. Melâmilerde esma üç, Uşşakîlerde on ikidir.

"Gönül de bazen puthaneye benzer."

Put nedir? Biraz da onun üzerinde duralım. Bu tecelli ve tezahür olan varlığın tamamı, Cenab-ı Hakk'ın "Rab" isminin görüntüsüdür. Ancak bu varlıktan, rütbe, şan, şöhret, eşyadan herhangi bir nesneye gönül bağlamak ve onu sevmek put olur. Zira bunlar, bugün var yarın yok olan şeylerdir. Gerçek manada sevgi ve muhabbet ise, ebedî ve ezelî olan Allah'a olmalıdır. Tasavvuf dilinde "Masivallah" denilen söz budur. Kuşadalı İbrahim Halvetî (k.s.), bu konuda şöyle buyurur:

Mâsivâllahdan mücerred oldu İbrahim bugün
Varını canana verdi gayri can istemez

Bu nutk-ı ilâhîyi, başından alarak okumanın aziz okuyucularıma yol göstermesi yönünden yararlı olacağına inanıyorum:

Vech-i yâre düş olan âlemde seyrân istemez
Varını dildâre teslim eyleyen can istemez

Bu misafirhanenin faniliğin fehm eyleyen
Hane-i kalbinde Hakk'dan gayrı mihmân istemez

Cennet ummaz tamudan kaçmaz Hakk'ın âşıkları
Arif oldur kim cennet içre huri gılman istemez

Gerçi zahir ilminin nefyide vardır talibe
Lîk esrara erenler sûri irfan istemez

Mâsivâllahdan mücerred oldu İbrahim bugün
Varını canana verdi gayri can istemez

Put, devamı ve bekası olmayan varlıktan herhangi bir şeyi sevmek, muhabbet etmektir. Arifler, varlığın tamamını zuhur-ı ilâhî, tecelli-i Rabbani olarak görüp bildikleri için geçmiş sohbetlerimizde söylenildiği gibi Koca Yunus'un:

Elif okuduk ötürü
Pazar eyledik götürü
Yaradılanı hoş gördük
Yaradandan ötürü

diye buyrulduğu üzre varlığın tamamına muhabbetin, Hakk'a muhabbet olduğunu bilirler.

Hak'tan gayrı olan sevgileri buraya dolduran ve o sevgilerle gönlü puthaneye döndüren kişinin huzuru da yoktur. Neşesi, aşkı, şevki de yoktur. Artık o süflî işlerin peşindedir."

İster padişah, ister paşa, ister âlim olsun; gönül zikrullah ve muhabbetullah ile bezenmez ve temizlenmezse, o gönül (Allah korusun!) puthaneye benzer. Dışından bakarsınız boylu poslu, kelli felli, akıllı uslu insandır, ama gönlü perişandır. Çünkü zikrullah ve muhabbetullahın girmediği gönül puthanedir.

Evi seversin yanıverir. Altını, gümüşü seversin hırsız girip çalıverir. Rütbeyi, makamı seversin, benim makam mevkim şudur dersin, dilin kemiği yoktur bir yanlış söz söylersin ve toplumda değerin düşüverir. Senelerdir senin etrafında olan insanlar, çekilip kayboluverir. Bunlar, gerçek sevgi değil, masivadır. Bir kâmilin şöyle sözü vardır:

"Mâsivâ tozunu gönül gözünden tevhid ile sildim elhamdülillah"

Daha önceki sohbetlerimizde tasavvufî açıdan açıklamaya çalıştığımız
"Ve yutahhireküm tathirâ" ayet-i kerimesinin muhtevası da "Gönül evinizi temizleyiniz," demektir. Bununla ilgili olarak bir mürşid-i kâmil şöyle buyurur:

"Padişah inmez saraya hane mamur olmadan"

Gönül hanesi mamur olmadan padişah yani Allah (c.c.) gönüle girmez. Gönül sarayına eğer padişahı davet ediyorsak, o saray padişaha lâyık olmalıdır. Gelip geçici masiva dediğimiz sevgilerden arınıp durulmalıdır. İşte o zaman insan, tedricen kemalâta terfi ede ede kâmil olur. Ancak bu yol oldukça belâlı ve cefalıdır.

Büyük veliyyullah Niyazî Hazretleri kemal yolu olan aşk yolunun zorluğunu şu güzel ifadelerle bize anlatmaya çalışmıştır.

Aşk yolu belâlıdır her kârı cefalıdır
Candan ümidin kes canana erem dersen

Sabretmede Eyyub ol gam çekmede Yakub ol
Yusuf gibi mahbûp ol Kenan'a erem dersen

Hz. Niyazi, örnek veriyor: Eğer sen kâmil olmak istiyorsan, Yakup Peygamber oğlu Yusuf'un gamını çekti sen de gam çek. Yusuf'u kardeşleri kıskandılar; kuyuya attılar. Bir gömleğini kana buladılar; getirip Yakup'a: "Yusuf'u kurt parçaladı," dediler. Babası Yakup'un ağlamaktan gözleri kör oldu. Yâ Sabır!

Sabretmede Eyyub ol. Eyyub Peygamber'in vücudunu kurtlar istilâ etti; parçaladılar. O, hiç sesini çıkarmadı. Hep sabretti.

Bunlar, peygamberlerin özellikleridir. Eyyub'de sabır, Yusuf'da güzellik, İbrahim'de cömertlik örneği var. Bu yolun yolcusu, bunları örnek almalıdır. Eyyub Peygamber nasıl sabrettiyse, derviş onun sabrını kendisine şiar edinmelidir. Kurtlar, onun vücudunu parçaladı ama o, sesini çıkarmadı. Hatta kitaplar: "Kurdun biri kalbine doğru yaklaşmış ve Cenab-ı Hak demiş ki:

-Yâ Eyyub! Şikâyetin var mı?

Hz. Eyyub (a.s.)'un:

-Yâ Rabbi! Şikâyetim yok, ama kurdun biri kalbime doğru yaklaştı. Eğer kalbimi parçalarsa sana nasıl muhabbet ederim? Ondan endişe duyuyorum, dediğini söylerler.

Buradaki kurt, kitabî ifadeyle bir tür tırtıl, böcek gibi bir şey olarak düşünülür. İşin aslı yani tasavvufçası onun başına gelenler, insanlardan çektiği eza ve cefalardır. Onun vücudunu parçalayan kurtlar ise ümmetidir.

"Mürşid-i kâmile taş kimden gelir? Müritlerin yanlış anlamasından. Onların en sakındıkları şey de yanlış anlaşılmaktır. Mürşid-i kâmil der ki: "Taş atan bizdendir; attıran bizden değildir."

Taş atmak, lâf lakırdı edip arkasından kötü sözler söylemektir. Gerçi onlara kötü söz söylenmez. Hani derler ya: "Cami duvarına pislik yapışmaz." Orası daima berraktır. Atılan sözler, atan kişilere geri gelir. Çok büyük zarar görürler. Çünkü onlar masumdur; ismet sahibidirler. Annenin kucağındaki çocuk kadar berrak ve temizdirler.

Erenlere hor bakma sakın berbâd olursun
Gönüllerin yıkma sakın berbâd olursun

Onlara taş atmak, atan kişi için dünyada en büyük talihsizliktir. Bedbahtlıktır. Yine Hz. Gaybî'nin şu güzel sözünü zikredelim: "Arştan düşen ölmez ama gönülden düşen parçalanır." Hele gönülden düştüğün kişi, gönül ehli ise... Gönül ehlinin gönlünden düşmek, arştan düşmekten bin kez daha şiddetli ve zordur. Allah, onların gönüllerinden düşürmesin ve onların gönüllerinde yerimiz olsun.