Hoşgeldiniz sayın ziyaretçimiz. Bugün 21 Kasım 2017.
E-Posta : Parola :
 

Sohbet 11


Zikreyle hemân cûşa gelip şâm u sahara
Pervaz ederek raks ederek öyle gezer aşk
Allah Allah

Pervâneye bak ibret için gayri ne hacet
Maşûkuna cân vermek için kendin yakar aşk
Allah Allah

Bülbül dahi feryâdı bütün bir gül içindir
Feryâd ederek mest ederek öyle öter aşk
Allah Allah

Mecnûn'a suâl eyleseler aşk ne demek
Leyla Leyla der sonrası Mevlâ'ya erer aşk
Allah Allah

Bir gün Leyla'yı vaktin emirine çıkardılar. Emir, Leyla'ya sordu:

-Sen misin Mecnûn'a gözyaşı döktüren, gözyaşı ile sahraları ıslattıran Leyla?
Hiç de güzel değilmişsin! Mecnûn, senin neyine kapıldı? demiş

Leyla da emire demiş ki:

-Ama sizin gözleriniz, Mecnûn'un gözleri değil. Onun gözleriyle baktığınız da görürsünüz.

Günümüze kadar anlatılagelen bu aşklar, Ferhat ile Şirin, Tahir ile Zühre, Leyla ile Mecnûn arasında olur. Bunlar, efsâneleşmiş aşklardır. Aşkın her türlüsü güzeldir. Aşk sevgilidir.

Mecnûn, Leyla'dan yol buldu. Bu iş daima böyledir. Mecâzî sevgiler, hakîki sevginin köprüsüdür.

Hz. Mevlânâ'nın kapısı çalınmış ve bir talip gelmiş:

-Efendim, "bende" olmak istiyorum, demiş.

Hz. Mevlânâ:

-Evlâdım, sen hiç bir şeye âşık oldun mu, hiç bir şeyi sevdin mi; çiçekten, böcekten, insandan, şundan bundan? demiş

Genç:

-Yok! Öyle bir şey hiç olmadı, deyince Hz. Mevlânâ:

-Oğul, var git önce sevmesini öğren. Sonra buraya gel, demiş.

"Sevginin mecâzîsi böyle olursa, acaba hakîkisi nasıl olur?"

Tahir, Zühre'ye âşık olmuş. Annesini, Zühre için dünür göndermiş:

-Anneciğim, o kızı bana babasından iste, demiş.

Annesi kızı istemeye gitmiş:

-Oğlum Tahir, sizin kızınız Zühre'yi sevmiş. Allah'ın emriyle dünür geldim, deyince

Zühre'nin babası:

-Oğlunun sanatı, hüneri nedir? diye sormuş.

Tahir'in annesi:

-Oğlumun bir hüneri, bir sanatı yok, demiş.

Zühre'nin babası:

-O zaman git var. Sanatı, hüneri olmayan birine ben kız vermem! dedi, deyince

Kadıncağız, eve gelip oğlu Tahir'e:
"Sanatı, hüneri olmayana kız vermem, dedi" demiş.

Tahir derin bir nefes almış:

-Yâ öyle mi! Pekâla, diyerek yerden bir taş, eline de bir keski almış. O taşı, sabaha kadar yonta yonta bir gül yapmış. Sabahleyin kendisi varıp Zühre'nin kapısını çalmış. Kapıya Zühre'nin babası çıkmış:

-Buyur oğul, nedir derdin? deyince Tahir:

-Ben, akşam annemi Zühre'ye dünür gönderdim. Kızınızı seviyorum. Siz de demişsiniz ki: "Sanatı, hüneri olmayana kız vermem!" Akşam bu taşı elime aldım ve gonca yaptım. Zühre'nin aşkı bir taşı bana gonca yaptırdı, demiş.

"Mecâzî aşk, Tahir'in Zühre'ye olan aşkı, bir taşı gonca yaptırırsa eğer Tahir Zühre'ye değil de Hakk'a âşık olsaydı ne yapardı?"

Onun için hangi dîvânı açarsanız açın hep ilâhî aşktan söz edilir. Biraz önce okuduğum şiir de ilâhî aşktan söz etmiyor mu?

Zikreyle hemân cûşa gelip şâm u sahâra
Pervaz ederek raks ederek öyle gezer aşk
Allah Allah

"Aşk öyle bir tufandır ki; uğradığı yerlerdeki hân u mânları yıkar; padişahları derviş eder."

İşte İbrahim Edhem Hazretleri... Dillere destan olmuş Belh şehrinin hükümdârı. İlâhî aşkla tutuşunca sarayı terk etti. Niyâzî Mısrî Hazretleri, bunu kaleme alarak:

İbrahim Edhem'i derviş eden aşkındır
Derdine düşenin tâcı târ u mâr olur

diye aşkın gücünü dile getirir.

"Aşk, saltanattan terk ettirir. Her şeyin sınırı vardır ama aşk sınır dinlemez. Zincirler koparır."

İnsanın sînesine Allah sevgisi düştüyse artık onun bütün hücreleri o sevgiyle tutuşur. Tâcı, tahtı görmez. Saltanatı terk eder.

"Sevgi, büyükten küçüğedir. Büyük önce sever; kul da o sevgiyle Allah'a yönelir."

İbrahim Edhem Hazretleri, sarayı terk edince oğlu ve vezir-i vüzerâ peşine düştüler. Onu, bir ırmak kenarında dalgın ve mest halde gördüler. Dediler ki:

-Hünkârım! Saray sizi bekliyor. Biz, sizi götürmeye geldik.

İbrahim Edhem Hazretleri başını çevirdi:

-Beni hangi saraya davet ediyorsunuz, taştan kerpiçten yapılan saraya mı? Ben, şimdi gönül sarayına sultan oldum. O saray sizin olsun, dedi ve dönüp bakmadı bile.

"Allah, murat ettiği zaman birçok sebepler halk eder ve kulunu irşât eder. Kul ister padişah, ister sıradan bir insan olsun, fark etmez. Kulun kendisinde istidâd-ı ezelî varsa Allah, verdiğini geri almaz. O, ortaya çıkar."

İbrahim Edhem Hazretleri, padişah olmasına rağmen bu istidâdı taşıyormuş ki; vakit saat geldi ve ortaya çıktı.

İbrahim Edhem Hazretleri, bir gün sarayın damında bir ayak sesi duyar ve seslenir:

-Damda bir ayak sesi var. Bakın, der.

Damdaki bir meczûb-ı ilâhîdir. Onu, tutup İbrahim Edhem Hazretleri'nin karşısına getirirler. İbrahim Edhem Hazretleri meczûba:

-Senin dam üzerinde ne işin var, neden geziniyorsun? diye sorar...
Meczub-ı ilâhî:

-Devemi kaybettim. Devemi arıyorum, der.

İbrahim Edhem Hazretleri:

-Be adam! Dam üzerinde hiç deve aranır mı? deyince meczûp:

-Sen atlas yatak üzerinde Hak arıyorsun, bu yanlış değil de benim dam üzerinde devemi aramam mı acayip, der.

Meczûp, İbrahim Edhem Hazretleri'ni irşat ediyor. Demek ki; kişi debdebe ve ihtişâm içinde olabilir ama aşk bu kuralları ve engelleri aşar.

İbrahim Edhem Hazretleri'nin sarayına, bir gün bir meczûb-ı ilâhî gelmiş ve onun saltanat koltuğu üzerine oturmuş. İbrahim Edhem, onu saltanat koltuğunda görünce emrindeki adamlarına:

-Bunun ayaklarını bağlayıp falakaya yatırın, demiş.

Meczûbu, ellerinden ayaklarından bağlayıp falakaya yatırmışlar ve ayaklarına vurmuşlar. Meczûp ise, bu duruma en yüksek perdeden kahkaha ile gülüyormuş. Oysa dayak yiyen insan güler mi, ağlar. Buna şaşıran İbrahim Edhem Hazretleri:

-Niye gülüyorsun seni dövüyorlar? demiş.

Meczûp:

-Ben, burada beş dakika oturdum. Bu kadar dayak yedim. Sen, senelerdir oturuyorsun ve senin yiyeceğin dayağı düşünüyorum da ona gülüyorum, demiş.

Bu hikâyeler, askın güzelliğini ve kemâlini göstermek için güzel ifâdelerdir. Yaşanmış şeylerdir.

Sultan Ahmed Câmi'ini yaptıran Sultan Ahmed Han, Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri'nin müntesibidir.

Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri ise, Halvetî tarîkinin Celvetiyye kolunu açmıştır. Kendisini yetiştiren zât-ı alî, Bursa'da medfûn Üftâde Hazretleri'dir. Onun Üftâde Hazretleri'nin rahle-i irşadına oturmasını anlatan hikâye de çok meşhûrdur.

Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri'nin ismi "Kadı Mahmud" dur. Bursa'nın şöhretli kadısıdır. Bir gün sînesine aşk düşünce kadılığı bırakmıştır. Onun kadılık yaptığı dönemde hacca deve ile gidilirdi.

Bursa'da yaşayan karı kocadan oluşan gariban bir aile vardır. Hanım, hac zamanı yaklaşınca her gün beyine:

-Bir zengin olamadın, hacca gidemedin! Ben, hacı karısı olmak istiyorum, der.

Adam, hanımın bu dırdırına karşılık:

-Hanım, hac zenginlere farz. Parası olmayandan Allah, ne zekât ne de hac ister. Benim imkânım yok. Hac bana farz değil, dedikçe hanım adamın üstüne varır.

O sene yine hac mevsimi gelir. Hanım, adamın üstüne varır. Adam, dayanamaz ve o gece evden çıkarak Üftâde Hazretleri'nin dergâhına doğru yürür. Dergâhın duvarına büzülür. Sabahleyin ezân vakti Üftâde Hazretleri, elinde asâsı ile "Hak Hak!" diye gelir. Orada bir garibanın yattığını görünce:

-Erenler, evlât! Nedir bu halin, niye buradasın? diye sorar.

Adam:

-Ah efendim! Sormayın. Ailem, benim hacı olmamı istiyor ve her sene hac mevsiminde beni sıkıştırıyor. Oysa ben fakîrim. Hac, bana farz değil. Sizin dergâhınıza sığındım, deyince Üftâde Hazretleri:

-Evlât! Bazen hanım sözü tutmak iyidir. Sen de gidiver canım, diye eliyle ittiriverir.

Allah'ın kudreti bu. Tâyy-i mekân... Adam, gözünü bir açar ki, kendisini Mekke'de bulur.

"Televizyonda ışınlanma oluyor. Teknoloji, müsbet ilim yavaş yavaş bu tarafa geliyor. Bugün insanlara bu gerçeği anlatmak daha kolay. Çünkü teknoloji, yolu kısaltıyor ve ışık tutuyor. Yaklaşımlar ve örnekler çok güçlü oluyor."

Hanıma gelince, bütün gece adamı bekler. Ama adam yok. "Bir yerde öldü mü, kaldı mı, yoksa yattı mı? diye bir taraftan meraklanırken "Keşke kovmasaydım," diye bir taraftan üzülür. Bir gün, iki gün derken aradan zaman geçer. Hacıların dönüş vakti gelir.

Adamın Bursa'dan kayboluşunun ardından bir müddet geçmiştir. Derken Dikici Ali Ağa, elinde tesbihi, heybesinde kokuları, yüzükleri, hurması ve zemzemiyle çıkıp gelir.

-Hanım, hadi mübarek olsun! Senin duân kabûl oldu. Allah, beni hacca gönderdi. Şunlar da benim sana hediyelerim der.

Kadın, feryâdı koparır:

-Ooo! Yalancı herif, hırsız herif! Kaç gündür yoktun. Kimbilir hangi hacının heybesinden bunları çaldın? Bu hac yolu üç aylık yoldur, sen daha üç-beş gün evvel buradaydın. Ne zaman gittin geldin? der ve kadıya mürâcaat eder.

Kadı, Bursa'nın en meşhûr kadısı Kadı Mahmud Efendi'dir. Davâ, kadıya intikâl edince kadın, kocasının daha üç-beş gün evvel burada olduğuna şahit gösterir. Bütün mahalle halkı, Dikici Ali Ağa'nın üç-beş gün evvel burada olduğuna şahâdet ederek: "Evet! Ali Ağa buradaydı," derler. Dikici Ali Ağa ise, huccâcı şahit gösterir:

-Falan yerde param yetmedi. Mekke'de filân kimseden ödünç para aldım, der.

Bursa hacıları da onun hacı olduğuna şahâdet eder. Buna karşılık, mahalle halkı da onun hacıda olmadığını burada olduğunu ve getirdiği eşyaları da hacıların heybesinden çaldığını iddiâ ederler.

-Kadı Mahmud, her iki tarafın da haklı olduğunu görünce şaşırır. Kararını,kanâat-i şahsiyyesini, kanâat-i vicdâniyyesini kullanarak vermesine verir amma bunun nasıl olduğuna da bir türlü akıl sır erdiremez.

Bursa'nın hacıları, onun hacı olduğuna şehâdet ederler. Kadı: "Ben, bu zâtları yalancı çıkaramam," diye:

-Hanım, hadi mübarek olsun! Kocanın hacılığını kabûl ediyorum. Sen hacı karısısın, der. Ancak sabaha kadar da uyuyamaz. Sabahleyin Kadı Mahmud Efendi, Dikici Ali Ağa'nın yanına varır.

-Evet!... Sen hacısın ama ailen de haklıydı, der.

Dikici Ali Ağa:

-Ailem haklı. Ben birkaç gün önce buradaydım, deyince kadı:

-Peki, sen oraya ne zaman gittin-geldin, der.

Dikici Ali Ağa:

-Hanımım, her sene benim üstüme gelip beni hacıya gitmem için zorluyordu. Bu defa yine öyle üstüme geldi. Ne yaparsan yap, çabuk zengin ol. Ben, hacı karısı olmak istiyorum. Usandım bu fakirlikten, dedi. Ben de Üftâde Hazretleri'nin dergâhına sığındım. Orada kendimden geçmişim. Sabahleyin mübarek geldi: "Oğul, burada niye yatarsın?" dedi. Ben de olanları anlattım. Hazret: "Bazen de hanım sözü tutmak lâzım," diyerek eliyle beni itti. Ben de kendimi hacta buldum, der.

"Akıl, makûle hükmeder. Oysa bu hâdisede makûlât yoktur. Fizik ötesi bir hâdisedir. Aklın mâverâsıdır. Akıl, bunları tartamaz. Akıl, bir ölçü içindedir. Aşk, aklın üstündedir yani mâverâsıdır. İnsan, sadece bunu aklî delîllerle anlamaya çalışırsa gücü yetmez.

Akıl, çok büyük potansiyeldir ama onun da sınırı vardır. Daha önceki sohbetlerimizde bahsettiğim gibi akıl, "ikâl" sözcüğünden türetilmiştir. İkâl, Araplar'in develeri pazarlarda çökertip, üzerindeki eşyayı boşaltınca kalkıp gitmesin, diye diz kapağına sıkı sıkıya bağladıktan iptir. Bu, demektir ki aklın sınırı vardır ama aşkta sınır yoktur. Onun için bu olay mâverâdır; mu'cizât-ı ilâhiyyedir; harikulâdeliktir. Allah için zorluk yoktur. Allah şunu yapar, bunu yapamaz, diye tartışılmaz. Allah, kudret sahibidir.
"

"O'nun her şeye gücü yeter." (Mâide Suresi, ayet 120)

Üç yüz dokuz sene mağarada Ashâb-ı Kehf'i uyutan, kırk gün Yunus Peygamberi balığın karnında yaşatan, Hz. İbrahim (a.s.)'i Nemrut'un ateşinde yakmayan, Hz. Yusuf (a.s.)'u kuyuda havasızlıktan öldürmeyen Allah (c.c.)'dır. Bunlar, Allah'ın mucizât-ı ilâhiyyesidir.

"Mu'cize Hak'tandır ama murat ettiği zaman kendi mu'cizesini halkın eliyle icrâ ettirir. O zaman ona kerâmet denir."

Nihayet Dikici Ali Ağa, hâdiseyi kadıya anlatır. Kadı Mahmud Efendi, cübbesini topladığı gibi doğru Üftâde Hazretleri'nin dergâhına gider ve niyâz eder. Üftâde Hazretleri:

-Gel bakalım, yoksa bizim hacıdan haber mi aldın? der.

Kadı Mahmud Efendi, boynunu bükerek:

-Efendim! Kulunuz kurbanınız, dergâhınıza bende olmak istiyorum, der.

Üftâde Hazretleri:

-Ol ama sen şöhretli bir insansın. Önce şöhretimizi üzerimizden atalım, der.

"Maneviyât, şöhret işi, davâ işi değildir. Hâl işidir; zevk işidir. Mahviyet ve yokluk işidir."

Üftâde Hazretleri, kadıya ciğer sattırır:

-Git! Şu sırığın üstüne ciğerleri tak ve Bursa'nın sokaklarında sat bakalım, der.

Kadı Mahmud Efendi: "Eyvallah" deyip Bursa sokaklarında ciğer satar. "Ciğerci geldi," diye bağırdıkça arkasında bir alay çocuk teşkil eder. Bir sürü genç yaşlı insan: "Vah vah! Kadı Efendi, aklını yitirmiş pek de iyi insandı," derler.

Kadı Mahmud Efendi, nihâyet akşamüstü ciğerleri satar ve üstü başı kan revân içinde Üftâde Hazretleri'nin huzûruna vararak:

-Azîzim ciğerleri sattım, der.

Bunun üzerine Üftâde Hazretleri, Kadı Efendi'yi dergâha alır. Sonunda ne oluyor, bakın!

"Aşkın evveli cefâ, ahiri sefâ."

Sultan Ahmed gibi bir padişahı irşât ediyor. Sultan Ahmed, bîatından sonraki yıllar içinde birgün Aziz Mahmud Hüdâyi Hazretleri'ni ziyaret etmek üzere Üsküdar'daki dergâha varır:

-Azizim nerede, diye sorar.

Dervişler:

-Pazara gitti, derler.

Sultan Ahmed Han, atını pazara doğru sürer. Baksa ki sırtında zenbiliyle Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri geliyor, hemen atından inip yanına varır. Sokakta azîzinin elini ayağını öpüp: "Azîzim buyrun," der ve şeyhini atına bindirir. Kendisi de yanı başında yaya yürür ve böyle elli metre kadar giderler. Sonra Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri durur ve attan inerek:

-Hünkârım, zâhir bunu yanlış anlar buyrun siz atınıza binin. Benim binmeme gelince, Azîzim Üftâde Hazretleri, Bursa'dan İstanbul'a bu fakîri gönderirken ellerini açıp duâ ederek:

-Evlâdım Murad! Padişahlar rikâbında (yanıbaşında) yürüsün, buyurmuştu. Onun duâsı ve kerâmâtı zâhir oldu. Onun için atınıza bindim. Buyurun siz binin, der.

Padişahların çoğu böyledir. Bakın Niyâzî Baba, aşkı nasıl anlatıyor:

Aşkın kime yâr olur dâim işi zâr olur
Akar gözünün yaşı yanar içi nâr olur

Sevdâ-yı zülfün takılsa her kimin gerdânına
Âkibet yolunda Mansûr gibi berdâr olur

Bu aşk, Hallac-ı Mansûr Hazretleri'nin başını vermesine sebep oldu. Bu aşk, Nesimî Hazretleri'nin derisini yüzdürdü. Bu aşk, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri'nin başını kestirdi. Bu aşk, İsmail Maşûkî Hazretleri'ni denize attırdı ve daha nicelerini... O devirler öyleydi. Şimdi yok.

Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri'nin döneminde İstanbul'da bir kolera salgını olur ve bir günde yüzlerce insan ölür. İstanbul çok zâyiât verir. Ulemâdan teşekkül eden bir grup halk, Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri'nin huzûruna varırlar.

-Azîz Hazretleri, bir himmet ve duâ buyurun! Artık bu belâ İstanbul'u terk etsin, derler. Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri:

-O bizim işimiz değildir; bizim işimiz irşâttır. Onun görevlileri vardır. Varın gidin Karaca Ahmed Mezarlığı'na. Bir hasır üzerinde yatar. Erenlerden bir zât vardır. "Hasırlı Baba" derler adına. Ona söyleyin. Bu, onun işidir. Ama celâlli bir zâttır. Sizi kovalayacak olursa fakîrin selâmını söyleyin, der.

Bir grup halk, Karaca Ahmed Mezarlığı'ndaki Hasırlı Baba'ya giderler ve Hasırlı Baba'ya:

-Efendim, çok zâyiât verdik. Bu kolera İstanbul'u terketsin, derler.

Hasırlı Baba:

-Karışmayın Allah'ın işine. Gidin! der ve kimseye yüz vermez.

Gidenlerden birisi:

-Efendim, Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri'nin size selâmı var, deyince Hasırlı Baba hemen fırlayarak ayağa kalkar:

-Başka emri var mı? der.

Halk:

-Yok, deyince

-Bir kişi kaldı. O kalan bir kişi de gidince kolera İstanbul'u terk edecek, der.

Heyet, beş on metre gider ki, bir "Hak" sesi duyarlar. Dönüp arkalarına baktıklarında Hasırlı Baba'nın ruhunu teslîm ettiğini görürler.

O bir kişi de O'dur. Ancak o, bir kişi değil; binlerce kişiye bedeldir. Zirâ Hasırlı Baba ebdâl-ı ilâhîyedendir.

Bunlar, yaşanmış hâdiselerdir. Bu aşk, bu ilâhî teslimiyet, saltanat yapmış. Şimdi görüyorsunuz, içinde yaşadığımız günlerde bunlara pek itibâr yok. Bunlar rafa kalkmış. Herkes gözünü Batı'ya dikerek: "Ne varsa ne yoksa orada," demiş ve manevî öz değerlerinden, kültüründen uzaklaşmış. Onun için toplum, büyük bir kayba uğramıştır.

"Milletleri millet yapan, toplumları düzelten millî ve manevî değerlerdir. Bunlar hiçe sayılırsa toplum ahlâken tefessüh eder. Saygı, sevgi, hoşgörü, merhamet, sabır, tevâzu kalkar. Bunların olmadığı bir yerde insanların birbirleriyle hoş geçinmeleri düşünülemez. Herkes, şiddet içinde ve kavga halinde olur. Devlet ricâli, bu halkı yönetmekte acze düşer. Neden? Çünkü halk eğitimsizdir. Eğitilmemiş halkı yönetmek zordur. Oysa eğitilmiş halkı yönetmek kolaydır."

Buna dâir Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri hakkında anlatılan rivâyet, yaşanmış bir örnektir.

Hacı Bayram-ı Velî babamız, Ankara'nın Solfasol Köyü'nde dergâh açıp halkı irşâtla meşgûl olmuştur. Yüzlerce müridân, bağ-bahçe işleri görürler. Bir yandan da tevhîd sesleri ile etrafı çınlatırlar.

İstanbul, henüz fethedilmemiştir. II. Murad, Edirne'de oturur. Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri'ni padişaha jurnal ederler: "Burada Hacı Bayram-ı Velî adında bir şeyh ortaya çıktı. Birçok müridi oldu. Bu gidişle sizin tâc ve tahtınıza el uzatacak," derler.

Bunun üzerine II. Murad, Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri'ni Edirne'ye davet eder. O büyük insan, oraya vardığı zaman II Murad, onun vech-i şerîfine bakar ki, sanki gökteki güneş yüzüne girmiş gibi parlıyor. O kadar güzel... Vech-i âyân... İfâdesi, bakışları, tavrı güzel. Dururken de, konuşurken de, yürürken de her türlü kemâl kendisinde görünüyor.

II. Murad, onun bu güzelliğini onun vechinde gördü ve kendisine onu jurnal edenlerin yanlış yaptıklarını anladı. Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri'ne saygıda bulundu ve birkaç gün Edirne Sarayı'nda misafir etti. Bu arada II. Murad, Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri'ne bîat eder ve onun yüksek rahle-i irşâdında irfâna ulaşır.

O günlerde İstanbul'un fethiyle ilgili hazırlıklar vardı. Fütühâtın gerçekleşmesi için II. Murad, Hacı Bayram-ı Velî'den duâ ve himmet talebinde bulundu. O sıralarda Şehzade Mehmed küçüktü. Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri:

-Hünkârım, o fütühâtı siz göremeyeceksiniz. İnşâllah merhamet-i ilâhîyye, şefâat-i peygamberî, himmet-i pîrânla şehzâdemiz İstanbul'u fethedecek, der ve küçük Mehmet'in sırtını sıvazlar.

Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri'nin yüksek himmetiyle Fatih Sultan Mehmed Han, 22 yaşında iken İstanbul'u fetheder. Oysa İstanbul, Fatih'den evvel Araplar ve Türkler, bir iki kez de Macarlar tarafindan olmak üzere otuz-otuz iki kez muhâsara edilmiştir. Eyyüb el Ensârî Hazretleri de bu geçmiş muhâsaraların birinde şehit düşmüştür.

Edirne Sarayı'nda birkaç gün kalıp duâ ve himmetlerde bulunan Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri sonunda:

-Hünkârım, müsâade buyurun bekleyenlerimiz var. İhvân-ı kirâm bizi bekliyor, Allah tâc ve tahtınızı kadîm etsin; devlet-i Osmaniyye'ye hizmetiniz âli olsun. Bizim muradımız, Hak yoludur. Biz, manâ erleriyiz. Devlet ve saltanatla iştigâlimiz yoktur. Biz, sizlere duâcıyız. Bizim görevimiz, halkı eğitmektir; sizin göreviniz ise halkı yönetmektir. Müsâade buyurun, biz eğitimle meşgûl olalım siz de yönetiminize devam ediniz. Eğer biz, halkı eğitmezsek siz yönetimde çok güçlük çekersiniz, diye buyurur.

Doğrudur! Bugün manevî eğitimden ve millî değerlerden uzaklaşan bir toplum olarak içinde bulunduğumuz şu yıllarda devletin halkı yönetmekte ne kadar zorluk çektiğini görüyoruz. Herkes, bu hastalığın tedâvîsini arıyor ama hiçbiri demiyor ki; bu hastalığın tedâvîsi manevî ve millî değerlere sahip çıkmaktır Kişi, ilim, irfân, edep, fazilet, kültür ve sanatın bütün dallarıyla bezenmelidir. Zirâ rûh eğitilirse, eğitilmiş rûhun elbisesi olan bedenden de kemâlât zuhûr eder. Eğitilmiş bir rûhun aracı olan dilden hikmet, gözünden ibretler fışkırır. Şu on parmaktan kültürler, sanatlar meydana gelir.

Ârif kişinin tavrı, bakışı, ahvâli, kelâmı vs. her şeyi mükemmeldir. Toplum, bu mükemmel insanlarla dolunca onların feyizleri ve bereketleri, vatan millet aşkı ve Allah sevgisiyle yanıp tutuşan yüreklerinden fışkıran güzellik, toplumun en ücrâ köşelerine kadar yansır. Toplumda bir kemâl, güzellik, mutluluk, bereket, bolluk, medeniyet, sanat, sevgi ve tebessüm olur. O manânın vereceği güzellikleri saymak pek kolay bir şey değildir. Gücüm bunları saymaya da yetmez.

" Aşılanmadık bir ağaçtan olgun bir meyve beklenmediği gibi eğitilmemiş toplumdan da güzellikler beklemek muhaldir."

Biz,yine Niyâzî Babamız'a dönüyoruz:

Aşkın kime yâr olur dâim işi zâr olur
Akar gözünün yaşı yanar içi nâr olur

Sevdâ-yı zülfün takılsa her kimin gerdânına
Âkibet yolunda Mansûr gibi berdâr olur

ibrahim Ethem'i derviş eden aşkındır
Derdine düşen şâhın tâcı târ u mâr olur

Ey dilber-i rûhanî al koma iş bu cânı
Aşkına düşelden dünya bana dar olur

"Aşkın genişliği yanında dünya sönük kalır. İnsan aşka düştü mü, dünya daralır."

Kütahya'da Hafız Ağa adında bir meczûp vardı. Herkesle konuşmaz; herkesten para almaz ama arada bir kendisinin sevdiği insanlar çıkardı. Gümbür gümbür sesi olan celâlli bir zâttı. Dervişlik yıllarımda onun yanından geçerken celâli beni titretirdi.

Yirmi dört yaşlarındaydım. Ağustos ayındaydık. Bir gün öğle vakti Güneş tam tepede iken Hafız Ağa beni çağırdı. Yanına gittim.

-Başını kaldır da şu Güneş'e bak bakalım! dedi.

35 derece öğle sıcağında Güneş'e bakmak kolay mı! Baktım. Gözlerim kamaştı. Bunu gören Hafız Ağa:

-Kendini zorla. Aç gözünü şöyle! Kuvvetlice aç. Öyle bak, dedi.

Baktım.

-Devam et, devam et! dedi.

Sonunda Güneş'in önünde kendi hacmi kadar bir perde oluştu. Artık Güneş'e bakmam kolaylaştı. İlk bakıştaki zorluklar ve hapşırmalar bitti. Uzun süre öylece Güneş'e baktıktan sonra Hafız Ağa: "Tamam," deyip başımı aşağıya indirdi.

-Şimdi etrafındaki şu evlere, ağaçlara bak bakalım, nasıl görüyorsun? dedi.

Çok sönük kaldılar, dedim. Devamlı Güneş'e bakınca başımı indirip etrafa baktığımda o dağlar, evler, ağaçlar silik ve sönük kaldı. Bu durumu fark eden Hafız Ağa:

-Eee! Sen Güneş'in nurunu gördün dünya silindi. 'Ya Hak nûrunu görürsen! İki cihân (dünya ve ahiret) her ikisi birden bir olunca gözünden silinir, dedi. Ne yapıyorsun sen? Aşk yolu bu, demez mi!

O gün o meczûba canımı veresim geldi. Üzerimde ne varsa, hepsi senin olsun, dedim. Hafız Ağa:

-Yok!... Bir sigara parası senin için alırım, dedi.

İşte aşk böyledir. Bahr-ı ummândır.

Aşk bir bahr-ı ummândır buna hadd-ı kenâr olmaz

Aşk öyle bir deryâdır ki; sahili olmayan bir okyanustur. Bu okyanusun sınırı yoktur. Büyük Okyanus, Hint Okyanus'u gibi bir okyanus değildir bu. Bütün okyanuslar, bir araya gelse, aşk okyanusundan ancak bir katre olabilir.

Delîlim sırrr-ı Kur'ân'dır bunu bilende ar olmaz

Bu sözlerimin delîli Kur'ân'ın esrârıdır.

Süregeldik ezelîden Pîr-i Muhammed alîden
Şarab-ı lâ yezâliden içenlerde humâr olmaz

Lâ yezâl, ölümsüzlüktür. Ölümsüzlük şarabını içenlerde korku, endişe, keder olmaz. İçinde Allah sevgisi bulunur. Bu sevgi, insanın istidâdında varsa, Cenâb-ı Hak o sevginin menbaını karşısına çıkarır. Nasibi vardır. Bu ilâhî aşkın menbaı neresidir? diye sorulursa, cevabını daha önceki sohbetlerimizde söylediğimiz gibi Hz. Gaybî'nin nutk-ı şerîfiyle verelim:

Dersi Hakk'tan almayanlar gelmesin bu meclise
Aşka kulak salmayanlar gelmesin bu meclise

Bahr-ı aşkın menbaıdır bil kulûb-ı evliyâ
Bahr-ı aşka dalmayanlar gelmesin bu meclise

Aşk okyanusunun menbaı, velilerin kalpleridir. O zaman ehlullahın kalbine girmeyenlere manâ meclisinde yer yoktur. Ehlullahın sözlerinde ittifâk vardır. Yunus, buna eş değer bir sözle şöyle der:

Yunus Emre'm der hoca istersen var bin hacca
Hepisinden iyice bir gönüle girmektir

Herkes, dersi bir yerden alır; okur; öğrenir ama âriflerin dersini Hak verir. Onlar, dersi Hak'tan, gönlünden alır.

Ehlullah, saatlerce, günlerce konuşur; ne biter ne yeter. Elinde kağıt, kitap da yoktur. Çünkü onlar, Hz. Gaybî'nin buyurduğu gibi: "Dersi Hak'tan alırlar."

Bu husûsu, Azîzim Hoca Mustafa Efendi (k.s.)'de çok müşâhede ettim. Akşam saat 8.00'de sohbete başlar; gece 2.00'ye, 3.00'e kadar devam ederdi. Âdeta deryâ... Coşuyordu. Mevzû kısıtlaması ya da konuyu dağıtmak, sözün arkasını getiremediğinden dolayı duraklamak ve "eee!", "üüü!" demek yoktu. Şarıl şarıl selsebil akıyordu.

Azîzim'in Yusuf Ziyâ isminde bir mürîdi vardı. İlm-i zâhirde son derece yüksek bir âlim ve Fatih dersiâmı olan bu muhterem ilm-i zâhirin yedi tûlâsına çıkmıştı. Beşâşet sahibi, halûk, mükemmel
ve çok mahviyette mübârek bir insandı. Azîzim' in ilk halifesiydi. Her Uşak'a varışımda bu zât-ı muhteremi ziyâret ederdim.

Bir gün Yusuf Ziyâ Efendi'nin evindeydim. "Otuz sene İstanbul medreselerinde tahsilim var. En yüksek derece ile icâzet aldım ve dersiâm oldum. Benim müderrisliğim Azizim' in yanında bir kıvılcım bile olamadı. Saatlerce tâ be sabah konuşur. Ne susuyor, ne bitiyor, ne müşkîl kalıyor. Şarıl şarıl selsebil akıyor. Aklım hayrân, fikrim sergerdân kaldı onun ilmine, diyerek iltifâtlarda bulundu.

Onun için bu konuşulan sözler, kelimât-ı ilâhîyyedir. Hak sözüdür.

"Onların sözlerinde hevâ yoktur." (Necm Suresi, ayet 3)

Evliyâ-yı izâm, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in varisleri olduğu için onların sözlerinde de hevâ yoktur.

Özet olarak şunu söyleyebiliriz: "Nutk-ı evliyâ entâk-ı Hak'tır." yani "Velilerin nutukları Hakk'ın nutuklarıdır. İlhâmât-ı Rabbanî'dir ." Onun için onların sözleri bitmez ve onlar sözde aciz kalmazlar.