Hoşgeldiniz sayın ziyaretçimiz. Bugün 22 Eylül 2017.
E-Posta : Parola :
 

Sohbet 5


Evliyaullah hazaratı "Varisü'n nebî" dir. Bir hadis-i şerifte:

"Alimler, peygamberlerin varisleridir." buyrulur.

Hz. Peygamber (s.a.v.), Hakk'a yürüyeli on dört asır oldu. O zaman evliyaullah, Hz. Peygamber'in nesine varis oldu? İlmine...

Onun için ulema-i izamın, evliya-yı kiramın ağzından çıkan sözler nutk-ı ilâhîyedir. Bu gerçek turuk-ı âliyyede: "Nutk-ı evliyâ entâk-ı Hak'tır," sözüyle ifade edilir. Çünkü evliyaullah, masivadan arınmış, boşalmış olan bütün kemalât-ı ilâhîye, Allah'ın ve Resul'ün sevgisiyle donanmış insanlardır. Onlar, safiyeye ulaşmış, tekmil-i meratib ve seyr-i sülûk etmişlerdir. Kendilerinde beşeriyet ve cismaniyet adına sadece bir görüntü kalmıştır. Nefsaniyetten uzaklaşmışlardır. Böyle oldukları için Hak, onların lisanından konuşur. Hz. Mevlânâ:

Kâ'be bünyâdü Halîl-i Azerest
Dil nazargâh-ı Celîl ü Ekberest

diye buyurur.

"Kâbe'yi Âzer'in oğlu İbrahim inşa etti. Nazargâh-ı ilâhî olan gönlümü Celîl ü Ekber olan Mevlâ inşa etti," sözüyle bu gerçeği dile getirmiştir. Altında müfessir şöyle der: "Kâbe, Kâbe olalı Allah gidip orada oturmadı. Gönlüm hanesinde Hak'tan gayri nesne yok."

Gönüller, ilâhî sevgiyle dolduktan sonra iş değişir. Bunların hepsinin başı muhabbet-i ilâhîyedir. Ehlullahın dükkânında muhabbetten başka bir şey aramamak lâzımdır. Zira ehlullah, insanlara kendini tanımayı ve sevmeyi öğretir.

Dünyaya gelmenin yegâne amacı kendimizi dolayısıyla Hakk'ı tanımak içindir. Allah'a giden yol, insandan geçer. Onun için Resul-i Ekrem Efendimiz, hadis-i şerifiyle: "Nefsine arif olan Rabbi'ne arif olur," buyurdu. Burada dikkat edilecek bir husus vardır: Hadis-i şerifte "Aleme" kelimesinin değil, "Arefe" kelimesinin geçmiş olmasıdır.

"İlim başkadır; irfan başkadır."

Hocaların söylediği doğrudur. Ancak onlar işin zahirini anlatırlar. Bir binanın dışını görmekle: "Ben, bu binayı gördüm ve biliyorum," demek olmaz. O, sadece dışını görmüştür. Ya içi! İçindeki odaları her birinin asıl manzarasını görmemiştir...

"İrfaniyet, bir binanın içine girmek gibidir."

Binadan kastedilen insandır, insanın gönül âlemidir. Bunun için bir mürşid-i kâmil gereklidir. İnsanların tek başlarına gitmeleri hata olur. Eğer kişiler, mürşid-i kâmil olmaksızın kendi başlarına Hakk'ı bulmaları, Hak'la Hak olmaları mümkün olsaydı, Hz. Peygamber Efendimiz'den sonra velâyet kapısına gerek kalmazdı. Onun için mürşid-i kâmil esastır. Bu mevzu'da Niyazî Mısrî Hazretleri'nin çok zengin sözleri vardır:

Dermân arar idim derdime derdim bana dermân imiş
Burhân arar idim aslıma aslım bana burhân imiş

Sağım solum gözler idim, dost yüzün görem deyu
Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş

Öyle sanırdım ayrıyam dost gayrı ben gayrıyam
Benden görüp işiteni bildim ki ol cânân imiş

Kanden gelir yolun senin ya kande varır menzilin
Nereden gelip gittiğini anlamayan hayvân imiş

Sanma zâhid biter işin savm u salât hac ile
İnsân-ı kâmil olmaya lâzım olan irfân imiş

Mürşid gerektir bildire Hakk'ı sana Hakka'l yakîn
Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş

Her mürşide dil verme yolunu sarpa uğratır
Mürşid-i kâmil olanın gayet yolu âsân imiş

Anla hemân bir söz durur yokuş değildir düz durur
Âlem kamu biryüz durur gören anı hayrân imiş

İşit Niyâzî'nin sözün bir nesne örtmez Hakk yüzün
Hakk'tan âyân bir nesne yok gözsüzlere pünhân imiş

Niyazî Hazretleri'nin bu güzel sözlerini sırası geldikçe açıklamaya çalışalım:

Kanden gelir yolun senin ya kande varır menzilin
Nereden gelip gittiğini anlamayan hayvân imiş

Bu dünyaya nereden geldin, dünyaya gelmeden evvel neredeydin, buradan nereye gideceksin, nereden gelip gittiğini biliyor musun? Annem dünyaya getirmiş, adım Ayşe, Fatma, Ali, Veli olmuş. Şu yaşa gelmişim. Ahiret lafları var. Bunlarla nereye varılır? İnsan geldiği yeri bilmelidir. Hak'tan geldik Hakk'a gidiyoruz. Dünya bir köprüdür; bir araçtır; bir vasıtadır. Bizi kemale erdirmek için bir mekteptir. Bu kemal, kemalât-ı insaniye, marifet-i ilâhîyedir.

"Arif, gerçek Allah bilgisine vâkıf olan ve bunu idrak edebilendir. Arif, baktığını görür. Herkes bakar, ama herkes göremez. Bakmanın adı basar, görmenin adı basirettir."

Kuran-ı Kerim'de yüksek basiret sahiplerine "Ulu'l ebsâr" denir.

"Diğer dört ayaklıların, tavşanın, tilkinin, kurdun v.s., baktığı gibi bakacak olursak ona bakmak denilmez."

Dağa, taşa, denize, çiçeğe bakıyorsun. Bu baktıklarını görmen lâzım. Bu bakılanlar nedir? Bu su, hava, toprak, ateş nedir? Bu insan nedir? Nasıl oluşmuşlar? Nereden gelmişler? Bunların hepsi, Allah'ın ayetleridir. Kuran'dır. Allah Teâlâ:

"Âfâktaki ve enfüsteki ayetlerimi görmüyor musunuz?" (Fussilet Suresi, ayet 53)

Yine bir başka ayet-i kerimede şöyle buyrulur:

"Yer ve gök Allah'ın nurudur." (Nûr Suresi, ayet 35)

Hangi nesneyi açarsan aç, içinde Hakk'ın nuru vardır. Ama o nuru göremedikten sonra ben o kişiye bakmış diyemem. O, bakmış olmak için bakmıştır. Arifler öyle değildir, baktığının ne olduğunu görenlerdir. Onlar, o göze marifet-i ilâhîye ile sahip olmuşlardır. Baktığının ne olduğunu görebilmek; gerek âlemin gerek âdemin kemalini görebilmek için bir mürşid-i kâmile ihtiyaç vardır. Niyazî Hazretleri, yukarıda zikrettiğimiz dizelerdeki sözleriyle bunu sormuştur.

"Bir insan yirmi dört saatlik vakti sadece yemek, içmek ve cinsel münasebetle geçiriyorsa, bunun nesi insandır? İnsan Allah'ın abidesidir; zat ve sıfatlarının mazharıdır. Halifesidir. Halife-i ilâhîyyedir."

İnsan, öldüğü ve doğduğu zaman merasim yapıyoruz. Doğduğunda doğum mevlidi, öldüğünde ölüm mevlidi okunur. Nikâhta, düğünde, askerlikte merasim. İnsanoğlu merasimle geliyor, merasimle gidiyor. Niçin başka canlılara merasim yapılmaz da sadece insana yapılır?

"Allah, Âdem'e bütün isimleri öğretti." (Bakâra Suresi, ayet 31)

Esmanın yorumu, uzun sürer. Sadece eşyanın ismi manasında değildir Esmanın mazhariyeti vardır. İsimlerin muhtevası vardır. Allah'ın isimlerinin de içeriği vardır. Onun mazhariyetidir Âdem, bunların hepsinin toplamıdır. Onun için insanın doğumu da ölümü de merasimledir. İnsan, Allah'ın sıfatlarını, esmasını ve zatını taşıdığı için merasim, eşref-i mahlûkat olan insana lâyıktır.

Mürşid gerektir bildire Hakk'ı sana Hakka'l yakîn
Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş

Burada mürşid-i kâmilin öneminden ve Hakka'l yakınden bahsedilmiştir. Allah'ı üç türlü bilmek vardır:

1. İlme'l yakın: İşitmekle bilmektir.
2. Ayne'l yakın: Görmekle bilmektir. Rü'yet vardır.
3. Hakka'l yakın: Olmakla bilmektir.

Peygamberler ve evliyaullah rü'yet sahibidir. Kuran-ı Kerim'de:

"Rabbin ne yaptı görmedin mi?" (Fîl Suresi, ayet 1) buyrulur.

Fil vak'ası, Peygamber Efendimiz'in hayatından önceki vak'adır. Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.v )'e: "Ama sen onu görmüş gibi olmadın mı?" buyuruyor.

"Ey habîbim! Görmedin mi? Görmüş gibi olmadın mı?" (İbrahim Suresi, ayet 24)

ayet-i kerimesinde şecere-i tayyibe olan bir ağaçtan söz ediliyor.' Sen bu ağacı gör, diye ' buyuruyor. Kuran-ı Kerim'de örnek olarak verilen ''tayyib ağaç" ulema-yı zahire göre hurma ağacıdır. Bu güzel ağacın kökleri "asluhâ sabitün" yerin dibine dalmıştır. Dalları "Ve ferruhâ fi's semâ" semaya uzanmıştır.

Bu yorum, şüphesiz doğru olmakla beraber zahiridir. Ehlullaha göre: Şecere-i tayyibe, peygamberler ve evliyaullahtır. Bu ağacın meyvesi, başta Hz. Peygamber (s.a.v.) ve peşi sıra gelen evliyaullahın mübarek ağızlarından çıkan güzel sözlerdir.

O güzel sözler ki doyumsuzdur. Aylarca, yıllarca dinlenilse usanılmaz. Zira bu güzel sözlerin kaynağı, safi olmuş gönüldür.

Ehlullah hazaratı,Allah (c.c.)'ın ihsan ettiği ağızdan çıkan sözlerle insanları irşat eder. İrşat ise; sözle olur. Bu sözler, ölümsüz olmakla beraber sözlerin sahipleri olan erbab-ı kemal de insanlığın ortak malı olmuştur.

"Nefislerinizdeki ayetlerimi de görmüyor musunuz?" (Zâriyât Suresi, ayet 21)

Hakka'l yakîne gelince olmakla bilmektir. Niyazi Hazretleri: "Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş" diyerek bundan söz ediyor.

Taşıma suyla değirmen döner mi? Biraz o hocadan, biraz o vaizden, biraz kitaptan bilgi edinebilirsin ama bilgi hammalı olursun. Bu konuda Mesnevî-i Şerifte şöyle bir hikâye geçer:

Çöldeki Arabî emirin huzuruna çıkacağı zaman hediye olarak sahralarda birikmiş suyu kırbasına doldurur ve o kızgın çölde emir hazretlerine en güzel hediyeyi götürdüğünü düşünür. Emirin kapısına vardığında bir de ne görsün! Emirin sarayının önünden Dicle nehri akıyor. Dibinde rengarenk yüzen balıklar, üzerinde cıvıl cıvıl ötüşen kuşlar...

Bedevî Arap, kırbasındaki derleme toplama suyla Dicle'nin mukayesesini yapar. Bunun üzerine:

-Yok, yok!., benim kırbamdaki suya emirin ihtiyacı yok, der ve kırbasındaki suyu yere döker.

Bu hikâyede: Emir mürşid-i kâmil, Arap hakikat yolcusu, kırba gönül, kırbasındaki su derleme toplama bilgiler, Arap'ın kırbasındaki suyu dökmesi ise derleme toplama bilgileri atıp biliyorum davasından vazgeçmesidir.

Bu gerçeği Niyazî Mısrî Hazretleri , şöyle ifade etmiştir: "Bildiklerini terk eyle irfane erem dersen"

Yine başka bir nutukta:

Unutup bildiğin nâdân olmak gerek
Bezm-i vahdette ne ilim ne alîm isterler
Halim isterler kalbi selim isterler

Oradan buradan derleyip topladığın bilgilerin hiçbiri senin nefsini teskiye edip törpülemez. Ruhu tecliye etmez. Ancak bu bilgilerin altında ezilirsin. Daha tehlikesi de vardır. Sağda, solda bazı meclislerde bu bilgileri ortaya koyarsın. "Bunun ağzı lâf yapıyor," diye seni taltif ederler. O zaman nefsin şımarır. Oysa bilenler, bildikçe Mevlâ'ya yaklaşırlar. Kuran-ı Kerim'de:

"Allah'tan gerçek manada korkanlar alimlerdir." (Fâtır Suresi, ayet 28) buyrulur.

Edindiğin bilgi, seni Hakk'a yaklaştırıp Hak sevgisi ile bütün hücrelerini donatsın ve işin yasaklardan gerektiği gibi sakınmak olsun. O bilgi, kişinin alın teri ile elde edilen bilgidir. Şuradan buradan toplama bilgi değildir. Toplama bilgiyle bir yere varılmaz.

Her mürşide dil verme yolunu sarpa uğratır
Mürşid-i kâmil olanın gayet yolu âsân imiş

"Her mürşid geçinene gönlünü verme. Eğer eksikse seni çıkmaza sokar ve yolunu sarpa uğratır."

Bu yolda harami çoktur. Onlara paçayı kaptırırsan, seni perişan ederler. Mürşid, seyr-i sülûk etmiş, Allah ve Resulü' nden icazet almış kâmil bir mürşitse gönlünü ver.

Mürşid-i kâmile irşat görevini Allah ve Resulü verir, o da takdim eder. "Sen bu yeteneklerle gelmişsin. Ben sana bunu veriyorum," der. Ne peygamber, ne mürşid-i kâmil, Allah'ın vermediğini kimseye veremez. Ancak Allah'ın verdiğini ortaya koyabilir.

İki yıl önce bir beyefendi, Yeşil Cami'nin karşısındaki çinicilikle meşgul olduğum dükkânda bana bir soru yöneltti: "Hocam! Allah, Peygamber, Kuran var. Bir de mürşid-i kâmil ortaya çıkıyor. Niye siz Allah'la kul arasına giriyorsunuz? dedi.

Beyefendi, önce şuraya oturun bakalım. Yanlış soru sordunuz. Allah'la kul arasına kimse giremez. Ne melâike, ne peygamber, ne de mürşid-i kâmil girer. Bunu böyle bilesiniz. Eğer soru soracaksanız şu şekilde sorun: "Allah'la kul arasına niçin melek, peygamber, mürşid giremez?" deyin de cevabını vereyim, dedim.

Allah'la kul arasına bir başkasının 'gireceği boşluk yoktur. Allah'la kul bütündür, iç içedir. "Nereden biliyorsunuz," derseniz derim ki: Allah böyle söylüyor; Kuran böyle söylüyor:

"Nerede olursanız olun, O (c.c.) sizinle beraberdir." (Hadid Suresi,ayet 4)

Me'a kelimesi, bitişik demektir.

"Biz, ona (size) şah damarından daha yakınız." (Kâf Suresi,ayet 16)

"Kendi nefislerinizdeki ayetleri görmüyor musunuz?" (Zâriyat Suresi,ayet 21)

Allah'ın ayetleri hem âfâkta hem enfüste mevcuttur. Mürşit bu gerçeği öğreten kimsedir. Yoksa mürşidin Allah'la kul arasına girmesi mümkün değildir

Allah, bütün mevcudatı ilâhî kudretiyle kapsamıştır. Bir başkası yoktur. Niye Allah'la kul arasına kimse giremez sorusunun cevabını tekrarlıyorum:

"Hak 'tan gayri bir nesne yoktur. Kim nereye girecek? Varlık, bizatihi Hakk'ın kendisine aittir."

"Hiçbir şey O (c.c.)'nun misli, dengi olamaz. Ama hiçbir şey. Ve O (c.c.) her şeyi işiten ve her şeyi görendir." (Şûra Suresi,ayet 11)

Ehlulllah, bu ayet-i kerimeyi şöyle yorumlar:

"Başka hiçbir şey yok ki, Allah'a benziyor benzemiyor, diye söz edelim. Varlık Hakk'ın kendisine aittir. Bir ikinci varlık yok ki Allah'la mukayese edelim."

Günlük hayatımızda "Ayşe Fatma'ya, Mehmet Ali'ye benziyor," deriz. Gerçi bu benzerlikler de bir bakımadır. "Ayşe Fatma'ya benziyor," derken Ayşe Fatma'nın aynısı demek değildir. Allah'ın tecellisinde tekerrür yoktur. Tekerrür, aczin sonucudur. Allah, "Kâdir-i mutlak" olduğu için tekerrürden münezzehtir. Tecelliyât namütenahidir.

Her zerre fert yoktur eşi
Ey kendini bilmez kişi
Aceb bunlar kimin işi

"Mütecelli vâhid, tecellî namütenahidir."

Halveti meşâyihinden Abdülaziz Mecdî Tolun (k.s.) ismindeki Balıkesirli zat-ı muhterem şöyle buyurur:

"Tecelli eden birdir, ama tecelliyât sonsuzdur. Aynanın kırılması gibi. Duvarda bir boy aynası var. Karşısına geçtin baktın ve kendini görüyorsun. Aynaya bir cisimle vuruyorsun. O koskoca ayna, irili ufaklı yüzlerce parçaya bölünüyor. Yerden en ufak parçayı al ve bak. Aynanın bütünü neyi gösterdi ise, yerdeki parçaların her biri de yine seni gösterir."

Bu âlem, bir zat aynasının parçasıdır. Namütenahi parçalara bölünmüştür. Bastığın toprakta, içtiğin suda, yediğin yemekte de sen varsın. Sadece seni ayna yansıtmaz. Durgun su da yansıtır; eşya da yansıtır. Ama belli olmaz. Bu yansıma sadece aynada görülen suret değildir. Yansıtmanın çok çeşitli yorumu vardır. Bir kayısıyı, kirazı, şeftaliyi v.s. ısırdığın zaman damağın lezzet alıyor mu ya da herhangi bir çiçeği, gülü, sümbülü, karanfili kokladığın zaman burnun koku alıyor mu?

İşte şeftaliyi ısırdığın zaman damağın zevk alması, çiçeği kokladığın zaman burnun koku alması vuslattır.

"Allah, Âdem'e bütün isimleri öğretti." (Bakara Suresi, ayet 31)

"Biz, Âdem'e bütün isimleri öğrettik," derken bu ismin mazhariyeti, çiçeğin kokusu, şeftalinin lezzeti v.s. hepsi âdemdedir, demek ister. Eğer hepsinin aslı sende ol­masa kokladığın zaman o kokuyu, ısırdığın zaman o tadı alamazsın. Koku almak çiçe­ğin, tat almak meyvenin aslına göre bütünleşmesi demektir. Her şeyin aslı insandır. İn­sandan büyük yoktur. İnsandan büyük Allah (c.c.) vardır, ama o da insanın dışında de­ğildir. Mevlevî büyüklerinden Esad Dede:

Görünen cümle eşyadan Hüda'dır
Sakın sanma anı senden cüdadır

diye buyurur.

Niyazi Hazretleri'nin buna benzer ve eş değer bir sözü vardır:

Ben cümle eşyada cemal-i Hakk'ı zahir görmüşem
Bu merâyâya anın çün baktığımca hürremim

Hürrem; neş'e, mutluluk, şad demektir. Niyazi Hazretleri, bu sözüyle: "Her nereye baktıysam Hakk'ın cemalini gördüğüm için mutluyum," diyor. Bu mutluluk, parayla pulla satın alınamaz.

Ehlullahın gözüne başka türlü görünür. Azizim Hoca Mustafa Efendi (k.s.)'nin yıllar önce bana söylediği bir sözünü hatırladım: "Oğlum, şu dünyaya bir benim gözümle bakabilsen! Bayram yeridir. Ne güzellikler var." Efendim lütfedin, dedim. "Zaman gelir, acele etme." diye buyurdu.

Onun için bu güzelliklere ve kemalâta erişmenin yolu mürşid-i kâmilden geçer. Büyük insanların hayatlarına birer cümle ile bakalım. Meselâ Mevlâna Celâleddîn Rûmî Hazretleri; Tebrizli Şems olmasaydı, Mevlâna'nın ismi geçer miydi? Yedi asırdır dünya literatüründe birinci sırayı alır mıydı? Ona kemalâtı bahşeden, ondaki güzellikleri açığa vurup ortaya koyan Şems olmuştur. Keza Yunus'a gelelim. Taptuk Emre olmasaydı Yunus'un, Somuncu Baba olmasaydı Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri'nin, İsmail Fakîrullah olmasaydı Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın adını kim duyardı? Bu örnekler çoğaltılabilir. Nitekim Kütahyalı Hz. Gaybî Efendi'yi yetiştiren Olanlar Şeyhi İbrahim Efendi olmasaydı, Gaybî Efendi de olmazdı. O'nun için Olanlar Şeyhi İbrahim Efendi (k.s.): "Kırk yıl vahdet davulu çaldım; bir Gaybî işitti," buyuruyor.

Mürşid-i kâmilin elini öpen çok olur; girip çıkan da çok olur. El öpmekle iş bitmez. Bu işin sermayesi aşk ve gözyaşıdır. Seyr-i sülûkun başı, istiğfar ve gözyaşıdır. Bu ikisi başladığı zaman ona söylenecek tek söz vardır: "Ne mutlu!" . Arkası gelir. Abdest suyunun çıkaramadığı günâhlar vardır. Meselâ benlik gibi. Buna gözyaşı gerekir. Çok ağlamak lâzım.

"Çok gülmeyi düşünüyorsan, çok ağla!"

Ehl-i dünya gülmeyi öne alır. Allah dostları önce ağlar sonra güler. Hangisi iyidir? Önce gülmeli sonra ağlamalı mı yoksa önce ağlayıp sonra gülmeli mi? Elbette önce ağlamalı, sonra gülmelidir. Hz. Niyazî :

Har içre biter gülzâr zar içre doğar envâr
Her şeyde tecellîn var rü'yet yolunu göster

diye buyuruyor.

Rü'yet, müşahede etmek yani görmek demektir. Görmeden tatminkârlık olmaz. Görmeden kalp mutmain olmaz. Görmeyi arzu ettikleri için çok gözyaşı döküyorlar. Niye ağlarlar, neyi arzu ederler? "Yâ Rabbi, cemalini görmek istiyoruz!"

"Âşıkların açtığı kapı büyük kapıdır. Onlar, en büyük şeye talip olurlar. Cemalullahı isterler, rü'yet isterler. Çünkü başka türlü tatmin olamazlar. Onun faturası da yüksektir."

"Bir insan: 'Yâ Rabbi! Senin cemalinle müşerref olmak istiyorum,' diyorsa onun kovalarca gözyaşı dökmesi lâzım. Usul ve teamül böyledir."
(Hoca Hafız Mehmet Efendi, turuk-ı âliyyeye intisap ettikten sonra çok gözyaşı döker. Sık sık Türkmen Dağı'nın eteklerinde derin tefekkürlere dalar. Bir gün Yeşil Cami'de sabah namazını kıldırdıktan sonra cemaat dağılır. Hoca Hafız Mehmet Efendi, camide ibadet ederken uyku ile uyanıklık arasında hal tecellî eder. Hoca Hafız Mehmet Efendi, Azizi Hoca Mustafa Efendi (k.s.)'nin huzurundadır. Hoca Mustafa Efendi (k.s.), iki büyük tenekeyi sırığa bağlayıp ornuzuna atmıştır. Hoca Hafız Mehmet Efendi'ye seslenerek: "Hafız, bu tenekelerde gördüğün senin gözünün yaşlarıdır. Âşıkların gözyaşı yere düşmez. Onlar, özden gelir ve günahkâr beldelere vesile-i gufran olur." buyurur. Ardından Hoca Hafız Mehmet Efendi, o yakaza halinden uyanır.)

Turuk-ı âliyyede: "Tutulmadık usûl bulmaz vusûl" diye buyrulur.

Hâr içre biter gülzâr. Gül ağacı dikenlidir. Bülbülün feryat ettiği gül, dikenler içinden gelir.

Zâr içre doğar envâr: Ağlamaklar içinden de nurlar gelir.

Şam u sehar ağlar isen sular gibi çağlar isen
Kulluğa bel bağlar isen tez bulunur umman sana

En yüksek dağların tepelerinden kaynakların şarıl şarıl aktığını, aktıkça çoğaldığını sonunda büyük bir ırmak olduğunu, vecd ile gürültü ve feryatlar koparıp deryayı aradığını, kavuştuğunu düşünün.

Ehlullahın yüzleri, sözleri müşahede ürünü olduğu için yanılgı olmaz. Onların sözlerinde hep ittifak vardır. Ancak felsefe ile tasavvufu burada karıştırmamak lâzım. Felsefe akıl mahsulüdür. Tasavvuf ise aşk, ilim ve müşahede ürünüdür. Bir filozofun ak dediğine diğeri kara der. Çünkü felsefede akılla yol almıyor. Tasavvuf ise, aşkla ilerler. Aklın bittiği zirvede aşk başlar.

"Akıl, büyük potansiyeldir. Ama tasavvufta akıl yürümez ya da bir yere kadar yürür."

Cebrail (a.s.), Sidretü'l Müntehâ'ya kadar gitti. Ondan sonrası ?...

-Benim yolum buraya kadar, dedi

Zaten Cebrail, akıl meleği demektir. Aklın melekûtudur. Orada durup:

-Yâ Muhammed! Benim yolum buraya kadar. Ben, bir parmak ucu buradan öteye geçersem yanarım, dedi.

Hz. Peygamber (s.a.v.):

-Yâ Cebrail! Madem ki; senin yolun buraya kadar sen dur; ben yoluma devam edeyim, diye buyurdu.

Bunu Süleyman Çelebi, Mevlid'inde kaleme almıştır. Oysa bazı hocalar, bilir bilmez Mevlid'e dil uzatırlar. Mevlid'in içinde Kuran ve hadis vardır Bunun için Mevlid'e dil uzatmak ehlullaha dil uzatmaktır. Süleyman Çelebi veliyyullahtır.

"Evliyaullaha dil uzatanlar, Allah'a dil uzatırlar. Çünkü evliyalullah Allah'ın gelinleridir."

Süleyman Çelebi Mevlid'inde Cebrail (a.s.)'in şöyle dediğini ifade eder.

Zerre denlü geçersem ilerü
Yanarım bastan uca ey ulu

Ey yüce zat! Buradan zerre kadar ileri gidersem yanarım.

Hz. Peygamber Efendimiz'in cevabı şöyledir:

Çün ezelden aşk bana oldu delîl
Yanar isem ben yanayım ey halîl

Ezelden aşk benim rehberim, delilim oldu.

Artık aşk devreye girmiş ve akıl geride kalmıştır. Zaten akıl,Arap gramerinde "ikâl" sözünden türemiştir. 'İkâl' ise, diz bağı demektir. Araplar, pazarlarında develeri çökertip üzerindeki yükü boşaltırlar. Kalkıp gitmesin diye de çökertince diz kapağına bir ip bağlarlar. Bu ipin adı 'ikâl'dir. Bunun için ehlullah: "Aklın hududu diz kapağına kadardır," der. Ama aşkın sınırı yoktur. Sınırsız olduğu için peygamberler ve peşi sıra gelen evliyaullah da hep aşktan gitmiştir.

"Aklı küçük görmeyin. Çünkü vücudu ihya eden akıldır. Bugünkü teknoloji, gözünüzü kamaştırmasın. Bunlar alfabenin daha ilk harfidir. "

Allah Teâlâ, akla ilham verir. İnsanlığa sunulması zamanı gelince akıl, onu ortaya koyar. Plân ve proje yapıp, beş parmak ustasına havale eder. Şehirleri, füzeleri, gemileri, v.s. yapan usta beş parmaktır. Şuraya kocaman bir ıstampa konulsa ve beş parmak basılsa, sonra duvara yapıştırılsa "ALLAH" yazısını görürsün.

"Allah'ın eli sizin elinizin fevkindedir." (Fetih Suresi, ayet 10)

Yed kelimesi, tasavvufî mana itibariyle kudret demektir. Allah'ın kudreti. Bir eser gördüğün zaman o eserin müessirini görmen, bir kitabı okuduğun zaman müellifini görmen lâzımdır.

O, bizim bütün hücrelerimizde vardır. Göz onunla görür; kulak onunla işitir;dil onunla konuşur; burun onunla koku alır; damak onunla lezzet alır; beyin onunla düşünür; deri onunla hisseder. Bir an bile O'ndan ayrı olmamız mümkün değildir. Allah, kulundan ve hiçbir şeyden ayrı değildir, cümle mevcudatı ihâta etmiştir. Böyle bilmeli; böyle inanmalı, ve böyle görmelidir. Bu, çok yüksek güvenç ve inanç ister.

"Sözde olan inanç tutunamaz. Hazan mevsiminde rüzgâr esince bütün ağaçların yaprakları yere dökülür. İnanç da hazan mevsimindeki yaprak misâli olmamalıdır."

Çam, şimşir v.s. gibi yaprağını dökmeyen ağaçlar da vardır. Bunlar, habl-i metin olduğu için yaprağını dökmez. Kâmil, gerçek iman sahipleri vardır. Onlar, çok yüksek cefaya tahammül ederler. Kahrı ve lütfu birleştirirler. Yunus'un buyurduğu gibi:

Hoştur bana senden gelen ya gül çiçek yahut diken
Ya libâstır yahut kefen kahrın da hoş lütfun da hoş

Hz. Niyazi, bu gerçeği şöyle ifade eder:

Kahr u lütfu sey-i vahid bilmeyen çekti azâb
Ol azâbtan kurtulup sultân olan anlar bizi

Kahırla lütfu birleştirmeyen azap çeker. Bunun ikisini bir gören saadete erişir. Böyle bir insana Allah'ın bütün kapıları açıktır.

"Allah Teâlâ'nın bütün kapıları açıktır, ama bir kapısı vardır ki o kapı kapalıdır. O kapının üzerinde 'Şikâyet kapısı' yazar. Hiç kimse bu kapıya gitmesin, eli boş döner."

Kişi: "Ben Allah'ı seviyorum, hakkımdaki takdirine razıyım. Allah kaderimi böyle takdir etmiştir. Onun takdirinde abes yoktur," diyebilmelidir. Çünkü Allah, kulunun hayırhahıdır. O, zindancıbaşı değildir. Bütün kullar için takdiri, mutlak hayırdır. Gafüru'r rahimdir. Esirgeyen, bağışlayandır. Sevgilerin menbaıdır. Settâra'l uyûb, gaffâruz zünûb'dur..

Bütün kemalât, Allah'ındır. Allah'ın kemalâtını ve güzelliğini anlatmak mümkün değildir. Allah'ı medh ü sena edenlerin başında Resul-i Ekrem Efendimiz gelir. O'ndan güzel Allah'ı medh ü senada bulunan olmamıştır:

"Ya Rabbi! Sana senada bulunmak istedim. Ancak benim sana yaptığım se­na, senin sana yaptığın senaya denk düşmedi; küçük kaldı. Sana lâyıkiyle senada bulunamadım."

şeklinde ifade buyurmuştur.

İnsanın başı kaşınsa, yürürken ayağına taş takılsa Allah'tan bilmelidir. En küçük bir ihtiyacın olduğu ya da başına bir şey geldiği zaman Ali'den Veli'den çare ararsın. Onlardan bir çare bulamayınca: "Bu iş Allah'a kaldı," dersin. Allah, ikinci ya da üçüncü plana bırakılır mı? Oysa arifler, başlarına bir iş geldiği zaman hâdisenin ilk anında Allah'a müracaat ederler ve hallerinden şikâyet etmezler. Başlarına isabet eden musibeti bir lütuf olarak kabul ederler. Allah'tan sabır talebinde bulunurlar: "Yâ Rabbi, sabır ihsan eyle!" diye dua ve niyaz ederler. Çünkü sabır, Allah'ın bir ism-i şerifidir: "es Sabûr" (c.c.)

"Bu dünyanın akşamı sabahı belirsizdir. Kimse ben bu dünyada işimi bitirdim: problemim kalmadı, demesin. Dünya problem, dert, gam yüküdür. Darü'I elem, darü'l meşakkattir."

Gam, şarkılarımıza bile girmiştir: "Ey gidi koca dünya, gam yükü müsün?" Mesele bu dert evinde, derdin içindeki dermanı bulmaktır. Kim ki: "Benim derdim yok," diyor, en büyük dert onundur. Niyazi Hazretleri'nin buyurduğu gibi:

Derman arar idim derdime derdim bana derman imiş
Burhan arar idim aslıma aslım bana burhan imiş

Sen derman mı arıyorsun, derdini sıkı tut. Çünkü derman o derdin içinde. Sen çocuk mu arıyorsun, anne mi olacaksın acılara ve sancılara tahammül et ki, doğum senin yüzünü güldürsün. Biraz sonra nur topu gibi bir çocuğa kavuşup anne olacaksın. Sen gecenin içinde misin, geceden şikâyet etme. Birkaç saat sonra o gecenin içinden tanyeri ağaracak.

Arifler, cefanın içinden sefa geleceğini bildikleri için şikâyet kapısını kapamışlardır. Ahval ve şerait ne olursa olsun: "Yâ Rabbi! Razıyım ve hoşnutum," demesini bilmişlerdir.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: "Kulum! Ben senden hoşnutum ve razıyım." Kul da diyor ki: "Yâ Rab! Ben de senden hoşnutum ve razıyım."

Bir insan düşünün ki, Allah ondan razı ve hoşnut olmuş, kul da Allah'tan razı ve hoşnut olmuş. Kul, takdir-i ilâhîyeye rıza göstermiş. Tasavvufta bu hal, beşinci esmadadır. Râdıyye. .

Yedinci esma safiyedir O, çekirdeksiz üzüm, süzme bal gibi tortusuzdur. Nefsanî arazdan arınmış; durulmuş; kötülükleri, behimî arzuları, hayvanî huyları bu beden evinden çıkarmış ve beden evini tenvir ve tezyin etmiştir yani bedenini muhabbetullah ve zikrullah ile nurlandırmıştır; ziynetlendirmiştir. Bunların başında ise güzel ahlâk vardır. Ahlâk-ı hamide...

Ahlâk-ı hamide, tasavvufun en önde gelen ifadesidir. Onun için peygamber-i izam, evliya-yı kiram müşfik ve yumuşak huylu insanlar olup, hizmet erbabıdırlar.

Bu konuyla ilgili olarak sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)'in örnek hayatından bir Medine-i Münevver'de geçen vak'ayı sizlere sunmak isterim:

Bir akşam vakti idi 120 kg. ağırlığında bir müşrik hane-i saadetin önünde oturan Resulullah Efendimiz'e:

-Sen misin Muhammed? Senin çok cömert olduğun söyleniyor. Bugün beni doyur ve bana yatak ver, dedi.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), muhterem annelerimizden birine:

-Şu odayı temizleyip teslim edin, diye buyurdu. Odayı temizlediler ve müşriğe teslim ettiler.

Peygamber Efendimiz'in yedi keçisi vardı. Bu keçilerin sütüyle ezvâc-ı mûtahhare gıdalanıyordu. O gün misafir olan müşrik, doymak bilmedi. Altı tane keçinin sütünü içti. Nihayet bir tek keçinin sütü kaldı. Durumu, Resul-i Ekrem Efendimiz'e bildirerek bir tek keçinin sütü kaldığını söylediler. Hz Peygamber:

-Onu da verin, diye buyurdu. Yedinci keçinin sütünü de verdiler. O akşam ezvâc-ı mûtahhare aç yattılar.

Müşrik, yedi keçinin sütünü içince gece yarısı rahatsızlandı ve ne varsa çıkardı. Etrafı berbat etti. Sonra çekip gitti. Sabah olunca müşriğin yattığı odanın kapısını açık gördüler. Ancak berbattı. Resullullah'a, müşriğin bırakıp gittiğini ve hanenin çok kirletilmiş olduğunu haber verdiler.

Peygamber Efendimiz, bu haberi işitince gayet mütebessim bir tavırla:

-Herkes kendi işiyle meşgul olsun,diye buyurdu ve mübarek elleriyle -o günün temizlik aracı gereci neyse- odayı temizledi ki; bir de ne görsün! O müşrik kapının önünde. Zira müşrik, putunu yastığının altına bırakmış ve unutup gitmişti. Unuttuğu aklına gelince almak için geri döndü. Hane-i saadete gelince Hz. Peygamber (s.a.v.)in kendisinin kirlettiği haneyi mübarek elleriyle temizlerken gördü ve şaşırıp kaldı. Efen­dimiz, müşriğin unutup gittiği putu eline alarak:

-Bunu almak için mi geri döndün? dediği zaman müşrik:

-Evet ya Resulullah! Onu almak için geri dönmüştüm, ancak şimdi ona ihtiyacım kalmadı. Benim berbad ettiğim bu haneyi temizlediniz, ancak temizlenen benim gönlüm oldu, deyip hıçkıra hıçkıra ağladı ve Peygamber Efendimiz'in önüne diz çöküp kelime-i şahadet getirdi.

İşte affın, sabrın, hoşgörünün insanlara insan oldukları için değer vermenin ve sonunda kazanmanın ne güzel bir örneği! Nitekim Kuran-ı Kerim'de yüce Rabbimiz: "Sizin için Resulullah'ta ne güzel örnekler vardır," diye buyurmamış mıdır?

Onun için Peygamber Efendimiz'in izinden gelen ve gelecek olan ehlullah hazaratından hiç kimse zarar görmez. Bilâkis onların yürümesi, gülmesi, tebessümü, ahvali, etvârı, hareketleri içinde bulunduğu topluma rahmettir.

Edirneli Gülşenî Hazretleri, nutk-ı şerifinde mürşid-i kâmilin beyanında şu güzel ifade de bulunmuştur.

Kim nefsine akdeyledi bir merd-i Hüda'ya
İsbât-ı neseb eyledi sâhib şeref oldu
Kim uymadı ef 'âline ahvaline şeyhin
Sa'y eylemesin zira telef oldu

Her kim bir mürşid-i kâmile bîat etti, bununla âdemiyyet nesebini isbat etti. Artık buna uymak lâzım. Eğer şeyhin fiillerine, kavillerine ve ahvaline kim uymazsa telef olur. Buna turuk-ı âliyyede "Hendek doldurmak" denir. Çünkü çırak ustaya benzemeli­dir.

Kütahya eşrafından Kalaycı Derviş Mehmet diye bilinen Menemen'de Kubilay Vak'asın'dan beraat eden bir muhterem, Kütahya'dan sabahleyin çırakları çekip beş gün­de Aydın'a varır. Çaltı Beldesi'nde Halveti meşâyihinden İsmail Hakkı Efendi Aziz (k.s.)'e biât etmek istediğinde, İsmail Hakkı Efendi Aziz:

- Oğlum Derviş Mehmet buraya gelirken yolun sağındaki hendeklere baktın mı? O hendekler, derviş leşiyle doldu. Bu dergâha ona göre gir, diye buyurur.

Kalaycı Derviş Dede bunu bana ağlaya ağlaya anlattı. Evet, bu yol böyledir. Hz. Mevlânâ'nın buyurduğu gibi: "Hak yolu iğne yurdusu gibi dardır. Ben o dar yerden iplik gibi yalın kılıç geçtim," derken bu âli gerçeği ifade etmektir.

"Meşrepler farklıdır, ama eğitim geçerlidir. Onun için mürşid-i kâmilin öğüt­lerini dinleyip sözlerine uymak lâzımdır."

İnsan-ı kâmil "Beytullah"tır. Her kalbin ortasında nokta-i süveydâ denilen bir nok­ta vardır. Mekke'deki kâbe-i muazzama bunun bir sembolüdür. Nasıl on dört asır bin­lerce, milyonlarca hacı, Beyt'in etrafında tavaf ederse senin gönlünde de milyonlarca ta­vaf eden melekler vardır: Alyuvarlar, akyuvarlar.

"Tıbbın alyuvarlar, akyuvarlar dediği kuvvet olduğuna göre insan, melâîkelerin toplamından başka bir şey değildir." (En'âm Suresi, ayet 75)

İnsan olmak ise, rütbenin en büyüğüdür. Ancak kişi, kendini tanımıyor ve tanımak istemiyorsa kabahat Allah'ın değildir. Tanımak gayreti içinde olmalıdır. Tanımak için de bir mürşid-i kâmile bîat etmelidir. Dünyada en zor iş de budur. Bir kâmil bu gerçeği şu güzel sözlerle ifade etmiştir:

Dehr-i dûnda mürşid-i dânâyı bulmaktır hüner
Bulunca ol kâmili,rengine boyanmaktır hüner

(Muhyiddin Özevren, Adliye başkatibidir. Kendisi Halvetiyye Şabaniyye dervişlerindendir.)

Bu dünya evinde bir insan için en büyük hüner, mürşid-i kâmili bulmaktır. Bulduktan sonra rengiyle renklenmek, haliyle hallenmek; yolunda ve izinde gitmek; itaat etmek; teslim olmaktır. El ele, el Hakk'a. Kuran-ı Kerim'de:

"Ey îmân edenler! Allah'tan korkun ve Allah'a kavuşmak için vesile arayın" (Nâide Suresi, ayet 35)

diye buyurmuştur.

Ulema-yi izam ve evliya-yı kiram, buradaki vesilenin mürşid-i kâmil olduğunda ittifak etmişlerdir.

"Rabbinize inâbe ediniz." (Zümer Suresi, ayet 54)

Bu, tarihi bir vak'adır. Sure-i Fetih'de geçer. Buna, "Şecere-i Rıdvan" adı verilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.) ve 1500 kişi Mekke'ye Beytullah'ı tavaf etmeye gidi­yordu. Mekkeliler:

-Resul-i Ekrem (s.a.v.) savaşa geliyor," diye telâşlandılar.

Resul-i Ekrem Efendimiz:

-Hayır! Savaş için gelmiyorum; ziyaret için geliyorum, diye buyurdu ve Hz. Peygamber (s.a.v), 1500 kişi - biri hariç - bir ağacın altında hepsinden bîat aldı.

"Sana bîat edenler, Allah'a bîat etmişlerdir."(Fetih Suresi,ayet 10)

Ayet-i kerimede Hz. Peygamber'e bîat edenlerin, Allah'a bîat ettikleri buyruluyor. Mürşid-i kâmile bîat edenler de aynı düşünce içindedirler. Çünkü mürşid-i kâmil, Hz. Peygamber'in vârisidir.

"Bîat, yeni çıkmış bir şey değildir. Peygamberlerin icadıdır. Bu sebeple mürşid-i kâmil olmadan kişi, turuk-ı âliyyede tek basına yürüyemez; başına iş gelir. Çünkü yollar çok tehlikelidir."

"Aşk oyuna gelmez. O, çok güçlü potansiyeldir. Bir mürşid-i kâmilin tasarrufuyla yönlendirilir."

Azizim Hoca Mustafa Efendi (k.s.)'ye: A sultanım! Aşk musluğu elinizde, lütfen sonuna kadar ne varsa açıverin," dediğim zaman Azizim, kendine özgü Uşak ağzıyla:

-Ooo! Sonra ne olur? Ne dükkâna esnaf, ne camiye hoca, ne Ayşe'ye koca bulunur oğlum. Dağın tepesine çıkarsın. O zaman bizim mürşitliğimiz nerede kalır? Biz gerektiği kadar açarız, buyurdular.

"Bir yemek, sadece altına ateş vermekle pişmez. Yemek dibine sararsa içine su koyarsın. Usta, elinde bir kepçe ile kazanın başında bekler ve yemeği kıvamında pişirir. Eğer ateşleri yakıp kazanı bırakır giderse kazan yanar ve yemek dibine sarar."

Mürit doğuda da olsa, batıda da olsa, dünyanın bir ucunda da olsa mürşid-i kâmil dünyanın bir ucundaki müridini tasarruf eder. Çünkü mürşid-i kâmil için zaman ve mekân mefhumu önemli değildir. Şimdi yerden, Mars'ın üzerindeki aracı kullanıyorlar. O halde insanoğlu, aklın ürünü olan âlet ve edevatla, araç ve gereçle, teknikle Mars'ta o teknolojiyi yürütüyorsa bir Allah dostunun batıdaki ya da doğudaki müridini tasarruf etmesi zor bir şey olmasa gerek. Teknoloji, mürşid-i kâmilin yolunu kolaylaştırır. Şöyle bir hikâye rivayet edilir:

"Asırlar evvel Bağdat'ta bir mürşid-i kâmil, müritlerinden birine:

-Oğlum Derviş Mehmet! Yanıma gel. Şu üç tane seccadeyi sırtına sar; çarıklarını çek. Şu da azığın. Onu da yanına al ve bunları, verdiğim kâğıtta yazılı olan adrese teslim et, diye buyurur.

Derviş Mehmet, azığını alır; çarıklarını çeker; üç seccadeyi sırtına sarar ve dergâhtan çıkarak yola koyulur. Adres, Hindistan'da bir şehirdedir. Şehir, üç aylık bir mesafededir. Derviş Mehmet, uzun uzun düşünerek:

-Şeyhim, bana himmet etti. Ben, bu emaneti uzak da olsa elimdeki adrese teslim ederim, diyerek büyük bir inanç ve teslimiyetle dilinde zikrullah, gönlünde muhabbetullah yola revân olur. Büyük ormanlardan ve ırmaklardan geçer. Ancak yolun ortalarında azığı tükenir. Bu hal karşısında sırtındaki seccadelerin birini satıp kendine azık alır. Nihayet bitkin, perişan, yorgun, saç ve sakal birbirine karışmış bir vaziyette elindeki adresin yerini bulur. Huzura çıkarak:

-Efendim, Bağdat'tan geliyorum. Şu iki tane seccadeyi, benim üstadım ve hocam olan zat-ı muhterem size gönderdi, der.

Hindistan'daki zat:

-Evlât, bu seccade üç tane olacaktı fakat sen iki tane getirdin. Bunun biri nerede?
diye sorar.

Derviş, seccadenin birini sattım. Azık aldım, diyemez.

-Efendim! Seccade iki tane, der.

-Evlâdım! Şu an iki tane ama bunun aslı üç idi, deyince Derviş Mehmet şaşkınlık içinde ne diyeceğini bilemez.

Hindistan'daki zat:

-Dur, artık seni yormayalım da gönderene soralım deyip duvardaki kapağı açıp Hindistan'dan Bağdat'a:

-Hû erenler! Gönderdiğin seccade üç mü iki mi? diye seslenince Bağdat'taki zat iki kez:

-Üç üç, diye seslenir.

-Evlâdım, bak hocan üç diyor. Oysa sen iki getirdin, dediği zaman Derviş Mehmet derin bir nefes alır.

-A mübarekler! Madem bu kadar birbirinize yakındınız, şu hal ü perişanlığıma bir bakın. Üç aydır yollarda neler çektim, der.

Hindistan'daki Hazret.

-Evlât! Sana bu zahmeti vermemizin sebebi, işte bu yakınlığı anlatmak içindi, der.

Bugün mevcut teknoloji ile artık bu gibi zahmetlere gerek kalmamıştır. Cebindeki telefon, dünyanın öbür ucuyla sizi konuşturuyor. Hatta Derviş Mehmet'in üç ayda katettiği mesafeyi, bir ışınlama ile çok kısa bir anda gerçekleşeceğini düşünmenin abes olmadığını ifade etmek isterim. Ancak vakit henüz çok erkendir. Bunların olup olmayacağı hakkında tereddüd edenler olabilir. Onlara cevabım şudur: Elli sene önce cep telefonu var mıydı? Televizyon, faks, video ve bunların emsali var mıydı? Bunlar, elli sene önce bu kadar gelişmiş bir halde olmadığı gibi insanoğlu bir asır ya da birkaç asır sonra şu an teknolojide inanılması zor nice araç ve gerece sahip olacaktır.

Daha önce de ifade ettiğim gibi şimdiki teknoloji gerçeği anlatmak için yaklaşım getiriyor. Eskiden bu kolaylık yoktu. Onun için bugün dervişlik kolaydır. Anlatılması zor olan yaklaşımları, teknoloji sayesinde sunuyoruz ve sizlere tasdik ettiriyoruz. Bu böyle mi, doğru mu? Yeter ki kişinin istidadı olsun. İşin başında ezelî istidat şarttır. Eğer Allah Teâlâ, sana istidat verdiyse toprağın tohuma hayat verdiği gibi mürşid-i kâmil de, sende var olan potansiyeli ortaya koyar. Onun için asl olan müridin kabiliyetidir. Turuk-ı âliyyede: "Mevlânâ gibi mürit olursanız, Şems-i Tebrizî gibi mürşit bulunur," derler.

Mürşid-i kâmiller, asırlar boyunca bizi biz yapan millî ve manevî değerlerimizi, âdetlerimizi, örfümüzü, tarihimizi, sanatımızı ve özümüzü kuşaktan kuşağa aktarmışlardır. Böylece tekkelerimiz, Türk-İslâm kültürünün yaşatılması ve yayılmasında birer kültür ve sanat ocağı, birer üniversite ve konservatuvar haline gelmiştir. Bu millî ve manevî değerlerimizi rafa kaldırırsanız boşlukta kalırsınız. Fizik kaidesine göre bir şey boşalırsa içine başka bir şey dolar.

"Kültürü kaldırırsanız onun içine kültürsüzlük girer."

Bugün içinde bulunduğumuz durum, bu haldedir. Bugüne kadar Türk milleti çok hâdiseler atlatmıştır. Bunu da atlatacaktır. Çünkü Türk milletinin temeli çok sağlamdır. Hiçbir millet, Türk milleti kadar İslâmiyet'e hizmet etmemiştir. Açıkça şunu ifade edebiliriz ki: İslâmiyet varlığını Türklere borçludur.

Geçmiş asırlarda yukarıda anlatmaya çalıştığım hikâyede, Hindistan'daki zatın dolap kapağını açarak elinde hiçbir teknik araç ve gereç olmaksızın, Bağdat'a sesini duyurması keramât-ı manevîyye idi. Bugün biraz evvel saydığımız telefon, video, faks, televizyon v.b. teknik araç ve gereçlerin adı keramât-ı fennîyyedir. Buna dâir çok müşahhas bir örnek vermek yerinde olacaktır:

On dört asır evvel Hz. Ömer (r.a.), Medine-i Münevvere'de Cuma hutbesi îrâd ederken, 300 kilometreden daha fazla bir uzaklıkta savaşan İslâm ordusunun komutanı Sâre'ye hutbede şöyle seslendi:

-Cebel yâ Sâre (Dağa dikkat et, ey Sâre)!

Düşman, İslâm ordusunu çevirme hareketi içindeydi. Komutan Sâre, bu sesi duyup düşmanın çevirme hareketinde olduğunu gördü ve tedbir alarak mağlûbiyetten kurtuldu.

İşte on dört asır evvel yaşanmış bir keramât-ı maneviyye dediğimiz bu harikuladelik, veliler arasında araçsız ve gereçsiz kullanılıyordu.

"19. asır itibariyle dünya nüfûsuna oranla toplumda yüz binde bir kâmil insan yetişmiştir. Bu asırda on binde bir nisbetinde artış göstermiştir. Peygamberler ve veliler arasında araçsız gereçsiz zuhur eden kerâmât-ı maneviyye, bugün dünya nüfusunun çoğunluğuna sunulan keramât-ı fenniyye olarak zuhur etmiştir."

Keramat, Allah'ın "el-Kerîm" (c.c.) isminin tecelli ve zuhurudur. Hakk'ın kuluna ikramıdır. Cenab-ı Hak, bugün olduğu gibi gelecek asırlarda da teknoloji yani keramât-ı fenniyye ile insanlık ailesine ikramda bulunacaktır.