Hoşgeldiniz sayın ziyaretçimiz. Bugün 21 Kasım 2017.
E-Posta : Parola :
 

Sohbet 4


Bir peygamber: "Gelin benim şeriatime girin," diye davet edebilir, ancak velâyette davet yoktur ve haramdır. Çünkü velâyet dışın içidir.

"Süt içen bir çocuğa kebap yedirmek ne kadar yanlışsa, istidadı olmayana da esrar-ı ilâhî söylemek o kadar yanlıştır."

Kuran-ı Kerim'de şöyle buyrulur:

"Emaneti ehline veriniz" (Nisâ Suresi, ayet: 58)

Ehil olmayana emaneti vermek emanete hıyanettir; ehil olana vermemek ehline ihanettir. Ziya Paşa:

Marifet iltifata tâbidir.
Müşterisiz meta' zâyidir

diye buyurur.

Bir pazarda senin malını alacak müşteri yoksa kendini yorma! Bohçanı toparlayıp başka bir pazara git. Senin emtianı isteyen, arayan bir pazara git. Hz. Gaybî, bu gerçeği söyle ifade etmiştir.

Râz-ı tevhidi bunlar çün açmadılar âleme
Esrâr-ı Hakk cümle halktan dâima mestur olur

Râz, esrar demektir. Hz. Gaybî, ehlullahtan yani Allah dostlarından söz ediyor. Bu kâmil insanlar, tevhit esrarını âleme açıp ulu orta herkese anlatmadılar. İrfaniyeti nisbetinde Hakk'ın esrarını anlattılar. Yüksek istidat sahipleri, meşreb-i âlâ olanlar, Yunus, Hacı Bayram-ı Veli, Mevlâna, Şeyh Salih Efendi, Gaybî Sun'ullah ve yüzlercesi, bu esrarı anlamaya vâkıf oldular.

"Velilerin hepsi, Hz. Mevlâna gibi, İbn-i Arabî gibi eser vermemiş de olabilir, ancak eser vermeyişleri onların veliliğine eksiklik getirmez. Çokları, canlı eserler vererek insan-ı kâmil yetiştirmişlerdir."

Turuk-ı âliyyede hem ilm-i ledün hem ilm-i zahir sahibi olan veliler de vardır. Onlara "Zü'l cenâheyn" denir. O, hem müsbet ilimlerle hem de dinî ilimlerle mücehhez olmuştur. İslâmiyet'in ilk beş asrında İslâm âlimleri hem tasavvuf, hem şeriat, hem de müsbet ilimlerde büyük dehalar yetiştirmiştir. Beşinci asırdan sonra gelen âlimler, bu ağırlığı dinî yöne kaydırarak müsbet ilimleri ihmal etmişlerdir. Böylece müsbet ilimlerde gerilemeler görülmüştür. Bu da Allah'ın bir cilvesidir. Bugün bu gerileme yavaş yavaş kendini toplamaya başlamıştır.

Kuran-ı Kerim, sadece erkekler için okuyun demiyor. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.):

"İlim tahsil etmek, erkek ve kadın her mü'mine farzdır."

diye buyurur.

Kuran-ı Kerim'de ilimle ilgili yedi yüze yakın ayet var. Bunların hepsi ilmullahtır yani Allah'ın ilmidir.

"Sadece dinî ilimlere ağırlık verip diğerlerini ihmal ederseniz, toplum ekonomik yönden zayıf düşer."

Zaman zaman böyle inişler ve çıkışlar olmuştur. Batı'ya gözümüzü çevirelim. Batı'nın müsbet ilminin kaynağını yani çekirdeğini onlara biz verdik. Dünyanın yuvarlak olduğunu söyleyenler, Galileo'dan önce İslâm âlimleridir. İki asır öncesine kadar İbn-i Sinâ'nın tıp kitaplarını, Piri Reis'in haritalarını üniversitelerinde okutuyorlardı. Hem şeriatte hem müsbet ilimlerde söz sahibi olmakla birlikte eserleriyle Endülüs kütüphanelerini doldurmuşlardır. Bu durumda hiç tereddüt etmeden şunu söyleyebiliriz: Batı kültürünün altında İslâm medeniyeti vardır. Batı, bunun farkındadır. Önemli olan bizim komplekse girmememizdir. Nitekim bu gerçeği dile getiren merhum Mehmet Oruç Hocamız, şu güzel şiirinde bunu şöyle ifade etmiştir:

Bizimdi bir zamanlar şu garbdaki ilimler
Biz öğrettik Garblılar'a kıymetini bildiler

Bir zamanlar zevke düşüp ilmimizi kaybettik
Tekrar geri getirmeye yıllar var ki ahd ettik

İşte yolcu! Bu emelle Avrupa'ya gitmiştim
Çalınanı getirmeye ahd ü peymân etmiştim

Ne yazık ki felek kırdı kanadımı kolumu
Yolcu! Durma. Yürü bitir yarım kalan yolumu

Sanat, bütün çeşitleriyle Allah'a aittir. Gerçek sanatkâr ise Allah'tır. Sadece sanat değil; her şeyi bilen ve kullarına bildiren Allah'tır. Bütün bilimler ve ilimler Allah'a racîdir. Zira Allah Teâlâ'nın bir ism-i şerifi "el Alîm" (c.c.)'dir. Büyük mutasavvıf Niyazî Mısrî Hazretleri, şu güzel sözleriyle bu gerçeği ifade eder:

Sânî'i gör günde yüz bin türlü sanat gösterir
Kendiyu göstermek içindir bu sanattan garaz

Sâni’, sanatkâr olan Allah (c.c.)'tır. Sonsuz sanatıyla günde yüz bin türlü sanat gösterir. Onun gösterdiği sanatı yüz bin ile ifade etmek oldukça küçük bir rakamdır. Ancak bu şekilde ifade edilebilmiştir. Günde yüz bin türlü sanatıyla kendi kudretini ortaya koymuştur. Bu, gören ve ibret alan gözler için böyledir.

"İnsan aynanın karşısına geçse, kaşına gözüne, saçına baksa ya da bir arının bal, bir tırtılın koza yaptığını görse, çiçekteki rengi ve kokuyu idrak etse ilâhî kudretin karşısında hayreti artar."

O bedi'î sanatın toplandığı güzellik: İNSANDIR, ÂDEMDİR, ÂLEMDİR.

Hep celâlin perdesidir küfr ü isyandan murâd
Bahr-ı cûdîn katresidir fazl u rahmetten garaz

İsyanlar, savaşlar, depremler, volkanlar, boralar, tayfunlar, seller yani semaî ve arzî afetler hep celâlin perdesidir. Tabiî, üzerindeki bedensel hastalıklar da buna dahildir. İşte bu küfür ve isyandan murat, Allah'ın celâl perdesini ortaya koymaktır. Buradaki celâl; kudret, azamet ve heybetliliktir.

"Bir depremin çıkardığı gürültüyü dinle, bir aslanın kükreyişini dinle, gök gürültüsünü dinle. Ne sanat, ne kudret!.."

Bu ne sanat bu ne kudret bu ne hikmettir görün
Zerreyi kevn katreyi derya-yı umman eyledi

Allah Teâlâ, kudreti ve azametiyle bir zerreyi kâinat, bir damlayı da bir okyanus eyledi.

İşte Cenab-ı Hakk'ın bütün insanlara ve canlılara sunduğu cömertlik, sahâvet ve merhamet okyanusundan sadece bir katredir. O zaman merhametin sonsuzluğunu düşünmek lâzım.

O'nun cömertliğini, merhametinin sonsuzluğunu nasıl ifade edebiliriz?

Hz. Peygamber (s.a.v.)'e Miraç hâdisesinde dördüncü katta hâl tecelli etti. Zira tasavvufta hâl iki türlüdür. Birinci hâl, uyku ile uyanıklık arasında olur. Buna beyne'n nevm ve'l yakaza denir. Namaz kılarken ya da zikir yaparken ağırlık gelir; dil yavaşlar. Uyur ya da uyanık değilsin. Bu halde hâl tecelli eder. Bir sahne oluşur, ancak devam etmez, silinip gider. İkinci hâl, açık gözle ve tam uyanıklık içinde olur. Peygamber Efendimiz, Miraç'da bu hali gördü.

Hz. Peygamber Efendimiz, semadan baktı ve aşağıda bir okyanus gördü. Bu okyanus, öyle bir deryaydı ki, sahili ve sonu yok. Deryanın üstünde çok yüksekte bir güvercin ve güvercinin gagasında bir habbe-i vâhid vardı. Güvercin, büyük daireler çizerek uçuyordu. Hz. Peygamber, burada hayrette kaldı.

"Peygamberlerin ve velilerin bir hayret vadileri vardır. Onlar, bu vadiye girerler. Buna tasavvufta "Vâdi-i hayret" ya da "Sahrâ-yı cünûn" da derler.

Cünûn cinnet değildir; hayretin meydana getirdiği coşkunluğun adıdır. Peygamberlerde ve velilerde cinnet olmaz; coşkunluk olur. Coşkunluk ise, süper hayretin kendine verdiği harikuladeliklerin karşısında onun kendinden geçip coşmasıdır."

Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): "Yâ Rabbi! Bu okyanus nedir? Kilometrelerce büyük daireler çizerek uçan, konacak yeri olmayan bu güvercin nedir?" der.

Cebrail (a.s.) vasıtasıyla Cenab-ı Hak: "Yâ Muhammed! Gördüğün güvercinin tüyleri sayısınca kullarım vardır. Gelmiş geçmiş bütün kullarımın günahları, güvercinin gagasındaki habbe-i vâhid (tek bir tane) kadardır. Ancak aşağıda gördüğün sonsuz derya benim merhametim ve mağfiretimdir. Rahmet deryamdır," buyurur.

Yine bir hadis-i kudside Cenab-ı Hak:

"Rahmetim, gazabımı yendi."

diye buyurur.

Nefsini bilen erermiş bir tükenmez devlete
Fakr-i fahrîdir Niyazi bil o devletten garaz

Anlatmaya çalıştığım bütün bu güzelliklere, kemalât-ı insaniyeye, tevhid-i rahmaniyeye, ifade edemeyeceğim kadar Allah'ın güzelliklerine, sanatına, merhametinin sonsuzluğuna ekleyeceğimiz ve ekleyemeyeceğimiz nice güzellikleri anlayabilmenin, idrak edebilmenin bir tek yolu vardır. Kişinin kendi fakirliğini bilmesidir. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hadis-i şerifllerinde buyururlar ki:

"Fakirliğimle iftihar ederim."

Buradaki fakirlik, maddi anlamda değildir. Peygamberlerin kendilerine ait vücutları yoktur. Onlar, içi boşalmış ney gibidirler. Onlardan konuşan Hak'tır. Allah, kendi varlığı ile peygamberlerin saçından tırnağına kadar bütün hücrelerine istilâ etmiştir. Onlar Hak'la dolmuşlardır. Hak'la bütünleşip Hak'la Hak olmuşlardır.

Hz. Muhammed (s.a.v.): "Benim etime, kemiğime bakıp da Muhammed sanmayın. Ben Hakk'ın tecelli-i cemalinin zuhuruyum," diye buyurur.

Muhammed kelimesi, ism-i mef'ûldür. Seçilmiş, beğenilmiş, hamd olunmuş bir başkası onun varlığıyla hamdetmiş demektir. Bir başkası hamd olsun benim Muhammed'im var," demiştir. Kim o başkası?

ALLAH (c.c.)....

Allah, onun varlığı ile hamdediyor. O halde onda cismanî bir şey kalmamıştır. Dışıyla içiyle, hücreleriyle Hak'la birleşmiş, bütünleşmiştir. Fem-i muhsininden (ağzından) çıkan bütün kelâm-ı ilâhî Hakk'ın kelâmıdır. Kuran-ı Kerim'de:

"O'nun sözleri Hakk'ın nutkudur. Sözlerinde hiç hevâ yoktur." (Necm Suresi, ayet 3,4)

buyrulur.

Bu, peygamber için böyle olduğu gibi ehlullah için de böyledir.