Hoşgeldiniz sayın ziyaretçimiz. Bugün 28 Temmuz 2017.
E-Posta : Parola :
 

CİLT  VI
Beyitler 3501 - 4200

3501.  Tanrı korkusuyla heva ve hevesten geçtin mi Tanrı tesniminden bir sağrak elde edersin.
   Heva ve hevesine uyup dolaşma. Bırak o yolu. Tanrı kapısına, selsebil ırmağına doğru gel.
   Heva ve hevese uyup ot gibi yelin geldiği tarafa eğilme. Şüphe yok arş gölgesi, çerden çöpten yapılma kulübelerden yeğdir.
   Padişah, atı görürsün, sahibine verin. Tez beni bu günahtan kurtarın dedi.

3505. Fakat kendi kendine şu kadarcık bile söyleyemedi: Aslanı bu öküz başıyla aldatma.
   Hileyle ortaya öküz ayağını getirmedesin. Yürü, Tanrı ata öküz boynuzunu vermez.
   Bu şöhret sahibi mimar, sanatını uygun yapar. Hiç atın bedenine öküz azası koyar mı?
   Mimar, bedenleri uygun yaratmıştır. Köşkleri, bir yerden bir yere götürülür bir tarz da kurmuştur.
   Köşklerin arasına balkonlar çıkarmış, bir taraftan öbür tarafa sarnıçlar açmıştır.

3510. İçlerinde sonsuz bir âlem vardır.Bir kara çadıra bunca boşluğu sığdırmıştır.
   Gönül gözü, ululuk ıssı Tanrı’dan daima halden hale dönmekte, daima sihri helâle uğramakta bulunduğundan
   Mustafa, Tanrı’dan çirkini çirkin, hakkı hak olarak göstermesini diledi.
   İşin sonunda yaprağı döndürdüğün zaman pişmanlıktan ıstıraba düşmeyeyim dedi.

3515. O eşsiz İmadülmülk ’ü de yaptığı o hileye sevk eden, yine saltanat sahibi Tanrı’ydı.
   Tanrı hilesi, bu hilelerin kaynağıdır. “ Kâlb, ulu Tanrı’nın iki parmağı arasındadır.”
   Gönlüne hile ve kıyası veren Tanrı, hırkanı ateşe vermeyi de bilir.

               
Kethüda    ile   borçlu    garip  hikâyesi.  Onların, muhtesibin
            mezarından dönmeleri ve Kethüdanın,  o zatı rüyasında görmesi

   Bu güzel hikâyenin de bir türlü sonu gelmiyor. Garip, o zatın mezarından dönünce
   Kethüda, onu kendi evine götürdü. O yüz altını, ondan mühürlü bir kâğıt alıp kendisine teslim etti.

3520. Yemek çıkardı,hikâyeler söyledi. Adamcağızın gönlünde yüzlerce ümit gülü açıldı.
   Kolaylığın, güçlükten sonra geldiğini görmüştü. Garibe buna ait hikâyeler anlattı.
   Vakit gece yarısını bile geçti. Hikaâye söylerler, konuşup dururlarken uyku, onları aldı, ta can otlağına kadar götürdü.
   Kethüda rüyasında o kutlu muhtesibi gördü. Odanın baş köşesine geçmiş oturuyordu.
   Ona dedi ki: “ Ey iyi ve şirin Kethüda, neler söylediysen hepsini bir, bir işittim, duydum.

3525. Fakat cevap vermeme izin yoktu. İzinsiz ağız açamam ki.
   Biz, işlerin gidişatını öğrenmiş olduğumuzdan ağızlarımızı mühürlediler.
   Gayp sırları faş olmasın. Şu hayat, şu geçim yıkılmasın diye bizi söyletmiyorlar.
   Gaflet perdesi tamamıyla yırtılmasın, mihnet tenceresi yarı ham kalmasın diye susturdular bizi.
   Kulağımız kalmadı ama baştan ayağa kulağız. Ağzımız söylemiyor, dudağımız yok ama baştanbaşa sözüz.

3530. Ne verdiysek burada bulduk şimdi. Bu âlem perdedir, o âlemse asıl hakikî âlem.
   Ekim günü, ektiğini gizleme günüdür; tohumu toprağa saçma günüdür.
   Devşirme vaktiyse ektiğinin zuhur ettiği gündür. O gün mükâfat günü, ettiğini bulma günüdür.

       
Muhtesibin, rüyada Kethüdaya, adamın borçlarını ödeme yolunu göstermesi,  
        definesinin yerini bildirip mirasçılarına da “ Şöyle bir adam gelecek, ne alırsa
        çoğumsamayın, geri almayın. Hattâ kabul etmez, yahut bir kısmını almak
        istemezse bile siz o defineden bir şey almayın. Dilediğini, dilediği kadar alsın.
        Çünkü ben o defineden benim ve akrabamın bir habbe dahi almayacağına dair
        Tanrıya nezirlerde bulundum.” dediğini haber vermesi

   Şimdi benden, o yeni konuğa edeceğin ihsanları duy. Onun gelip çatacağını görüp duruyordun.
   Onun borcundan haberim vardı. Onun için iki üç mücevher hazırlamıştım.

3535. Onların değeri, borcuna yeter de artar bile. Konuğum, dertlenmesin diye bu işe girişmiştim.
   Onun dokuz bin altın borcu var. Ona de ki: Borcunu bunların bir kısmıyla öde.
   Bir hayli para artar, onları harca, beni de duadan unutma.
   Onu kendi elimle vermeyi isterdim. Filân deftere de bunu yazmışımdır.
   Fakat ecel mühlet vermedi ki ona Aden incilerini gizlice vereyim.

3540. O lâal ve yakutları, bir şeye sardım. Onlar, o garibin borcu için sakladığım şeylerdir, üstünde de onun adı yazılıdır.
   Filân kemerin altına gömdüm. O dostun gamını, önceden yedim ben.
   Onların değerini Padişahlardan başka kimsecikler bilmez.Satarken dikkat et, aldatmasınlar seni.
   Aldanmadan korkuyorsan bir şeyi alırken Peygamberin öğrettiği gibi üç günlüğüne muhayyer olarak al.
   Onların kesada düşeceğinden, değerlerinin düşkün olacağından korkma. Onun revacı hiç geçmez.

3545. Mirasçılarıma da selâm söyle benden. Bu vasiyeti de kıldan kıla onlara anlat.
   O altınların çokluğuna kapılmasınlar.Hepsini o konuğun önüne yığsınlar.
   Bu kadarını istemem derse al, dilediğine ver desinler.
   Ben verdiğimden bir habbe bile geri almam. Memeden çıkan süt, bir daha gerisin geriye memeye girmez.
   Verdiğini geri alan, Peygamberin sözüne göre köpek gibi kusmuğunu yemiş olur.

3550. Bana lâzım değil diye kapısını örter, o altını kabul etmezse altınları götürüp onun kapısına döksünler.
   Kim oraya uğrarsa o altınları alsın, götürsün. İhlâs sahibi kimseler hediye ettikleri şeyi geri almazlar.
   Ben o parayı o mücevherleri iki yıl önce onun için koydum, ululuk ıssı Tanrı’ya böyle nezirde bulundum.
   Mirasçılarım ondan bir şey almak isterler. Bunu caiz görürlerse aldıklarının yirmi misli ziyana girerler.
   Gönlümü incitmeden çekinmezlerse onlara yüzlerce mihnet kapısı açıktır.

3555. Tanrı’dan tatlı dillerle dilerim ve umarım ki hakkı, müstahak olana ulaştırır.
   Bu sözlerden sonra Kethüdaya iki şey daha anlattı ki onları anlatmak için ağzımı açmayacağım.
   Hem o iki şey sır olarak kalsın, hem de Mesnevi o kadar uzamasın artık.
   Kethüda sıçrayıp ellerini çırparak uyandı. Gâh gazel okumaktaydı, gâh bağırıp ağlamakta.
   Konuk, ne sevdalardasın dedi. Ey kethuda, sarhoş ve güzel bir halde kalktın.

3560. Gece rüyada ne gördün ey ulu er? Ne gördün de böyle şehre de sığamıyorsun, ovaya da.
   Filin rüyada Hindistan’ı mı gördü de böyle dostların halkasından kaçtın?
   Kethuda, güzel bir rüya gördüm dedi. Gönlüme doğmuş bir güneş gördüm.
   O uyanık muhtesibi, o sevgiliye ulaşmak için can vereni gördüm.
   İstekleri veren, bir iş için çağrılınca bin kişiye bedel olan efendiyi gördüm.

3565. Sarhoş ve kendisinden geçmiş bir halde böyle sayıp dökerken nihayet sarhoşluk, aklını, fikrini aldı.
   Evin ortasına upuzun düştü. Halk, başına üşüştü.
   Bir müddet sonra kendisine gelince dedi ki: Ey iyilik, güzellik denizi, ey akılları kendisinden geçiren!
   Uyanıklıkta uyku veren, gönülsüzlük âleminde gönül alıcılığı bağışlayan!
   Aşağılık yoksullukta bir gönül zenginliği verir.Devlet boyunduruğunu da yoksulluk zinciri edersin.

3570. Zıddı, zıddın içine kor, yakıcı suya ateş hararetini verirsin.
   Nemrud’ un ateşinde bahçe gizlidir, harcamakla ihsan etmekle gelir artar.
   Bunun içindir ki o kurtuluş padişahı Mustafa, “ Ey nimet sahipleri, cömertlik kazançtır, kârdır” demiştir.
   Mal, sadakayla katiyen azalmaz. Hayırlarda bulunmak, malı zâyi etmez, kaybolmaktan kurtarır.
   Altın zekât vermekle coşar, fazlalaşır. İnsanı kötülükten, fenalıktan kurtaran namazdır.

3575. Zekât vermen keseni korur. Namazın da seni kurtlardan kurtarır, çobanlık eder sana.
   Tatlı meyve; dalların, yaprakların arasında gizlidir. Ebedî yaşayış, ölümün içindedir.
   Gübre, bir suretle toprağın gıdası olmuş yer, o gıda ile bir meyve doğurmuştur.
   Varlık, yoklukta gizlenmiştir.
   Secde edilme de secde etmede mevcuttur.
  
Demirle taş, görünüşte karanlıktır. Fakat iç âlemde nurdur âlemin ışığıdır.

3580. Korkuda yüzlerce eminlik gizli. Gözün karasında bunca aydınlık var.
   Beden öküzünün içinde şehzade var. Defineyi bir yıkık yere gömmüşsün.
   Bu suretle de bir kart eşek, o güzelim defineyi anlamasın, ondan kaçsın; yani iblis, öküzü görsün, padişahı görmesin diyorsun.

     
Bir padişah , üç oğluna “ Ülkenin filân yerini şu tarzda düşüp koşun, filân yere
      şu çeşit hâkimler tâyin edin.Yalnız amanın, Tanrı hakkiyçin filân kaleye gitmeyin,
      onun etrafında dolaşmayın” diye vasiyette bulundu.

   Bir padişahın üç oğlu vardı. Üçü de anlayışlı, görgülüydü.
   Her biri, öbürlerinden daha değerli, cömertlikte yiğitlikte, savaş eri olmada öbürlerinden üstündü.

3585. Şehzadeler, padişahın tapısında toplandılar. Âdeta padişahın iki gözünün nuru üç tane mumdular.
   Babanın ağaca benzeyen vücudu, gizli bir yol vasıtasıyla oğul’ un iki gözünden su alır, gıdalanır.
   Oğuldan coşan bu kaynak ananın, babanın bahçelerine kadar akar gider.

  
Anayla babanın gönül ve hayat bahçeleri bu suretle yeşerir, tazeleşir. Onun gözleri, bu iki ırmak yüzünden yaşarır, gözyaşı döker.
   Kaynak hastalanıp kötüleşirse o ağacın dalları, yaprakları da kurur.

3590. O ağaç kurumaya başlar, çünkü oğulun vücudundan sulanıyor, gıdalanıyordu.
   Nice böyle gizli su yolları vardır ki ey gafiller, sizin canınıza ulanmıştır
   Gökten, yerden nice sular çektin de vücudun böyle semirdi.
   Fakat bu iğretidir. Az, az sıkıştırmak gerek. Çünkü elde edilenin bırakılması lâzım.
   Yalnız Tanrı’nın “Âdem’e ruhumdan ruh üfürdüm” dediği varlık yok mu? O kalır işte. Sen de ruha bak, başkaları beyhudedir.

3595. Fakat bu beyhude sözünü, cana, ruha nispetle söylüyorum, her şeyi sağlam bir surette yapan sanatkâra, Tanrı’ya nispetle değil ha!

      
Ârif, ebedî hayat kaynağından yardım diler vefasız suların çeşmelerinden bir
       şey dilemez, onlara yüz tutmaz ve aldırış bile etmez. Bunun nişanesi de
       “ Şu gurur , şu aldanma yurdu olan dünyadan çekinmektir.” Kim, bu fâni 
       kaynaklara dayanır, güvenirse ebedî kaynağı adam akıllı ayıramaz.


        Canında bir iş gerek
        Yoksa bu iğreti şeylerden bir kapı açılmaz.
        Evin içindeki bir tek çeşme
        Dışardan gelen ırmaktan yeğdir

   Her şeyin aslı olan kaynak coşar da seni bu su yollarına muhtaç etmezse ne mutlu!
   Sen, yüzlerce kaynaktan su içmedesin. O yüz kaynaktan ne kadarı azalırsa sendeki hoşluk da o kadar azalır.
   Fakat içerden bir güzelim kaynak coştu mu seni başka kaynakları gözlemekten kurtarır.
   Gözünün nuru, balçıktan oldu mu onun sana vereceği şey de ancak gönül derdinden ibarettir.

3600. Kaleye dışardan su gelirse emniyet ve barış zamanında iyidir ama
   Düşman geldi de kaleyi çevirdi, kaledekiler kanlarına, battılar mı
   Düşman askeri, dışardan gelen suyu keser, kaledekilerin o suya güvenmemelerini temin eder.
   İşte o zaman kale içindeki bir acı kuyu dışarıdaki, yüz tatlı ırmaktan daha iyidir.

  
Sebepleri kesen ecel ve ölüm askeri de kış gibi dalları, yaprakları kesmeye gelir.

3605. O zaman ağaçlara bahar, yardım edemez. Ancak iç âlemindeki sevgilinin bahara benzeyen yüzü yardım eder.
   Onun için şu toprak yeryüzüne” Gurur, aldanış yurdu” denmiştir. Çünkü göçme çağına ulaştın mı senden ayağını çekiverir.
   Ondan önce senin sağında, solunda koşar, senin derdini ben alırım, senin yerine ben dertlenirim derdi. Bir şey almadı ya!

  
Gam zamanlarında sana, senden gam ırak olsun, gamla aranda on dağ bulunsun derdi.
   Fakat elem ordusu geldi de ağzını kapattı mı, seni görmüşlüğüm var bile demez.

3610. Tanrı, şeytan içinde bu çeşit bir örnek gösterdi. Hilelerle seni savaşa sokar.
   Ben seninleyim, sana yardım eder, tehlikelerde senin önüne ben düşer, tehlikeye ben koşar, göğüs gererim.
   Oklara siper olur, dara düştün mü seni kurtarırım.

  
Senin sürçtüğün yerde ben canımı feda ederim. Sen bir Rüstem’sin, bir Aslansın. Yürü, ercesine karşı dur.
   Diyerek bu işvelerle seni küfür yoluna getirir, o hile, düzen çuvalına sokar.

3615. Fakat ayağını attın da hendeğe düştün mü ağzını açar, kahkahayla gülmeye başlar.
   Sen, aman yahu dersin, gel, ümidim sende. O hadi hadi der, git, ben senden bıkmışım zaten.

  
Tanrı’nın adaletinden korkmadın, bense korkarım. Ellerini çek benden!
   Tanrı da onda zaten iyilikten eser yoktur. Şimdi bu hileyle nasıl, nerede kurtulacaksın? dedi ya.
   Hesap gününde yapanın da yüzü karadır, yapılanında. İkisi de taşlanırlar.

3620. Adalet bakımından yol kesen de uzaklık kuyusundadır, yol yitiren de ve o azap yurdu, ne kötü bir yatılacak yerdir.
   Yolunu azıtan aptal da kurtuluştan ümidini kesmeli, yol azdıran da!

  
Burada eşek balçığa saplanmıştır, eşekçi de, burada da gaflettedirler, orada da çamura saplanır kalırlar.
  Ancak geri dönenler, ondan vazgeçenler ayrı. Onlar güz mevsiminden çıkar, Tanrı’nın lûtuf ve ihsan baharına ererler.
   Tövbe ederler, Tanrı da tövbeyi kabul eder. Onun buyruğunu tutarlar ve o, ne güzel bir buyruk sahibidir.

3625. Pişman oldular da inlemeye, başladılar mı suçluların iniltisinden arş bile titrer.
   Hem de ananın çocuğunun üstüne titreyişi gibi. Onların ellerini tutar, onları yücelere çeker.
   Tanrı der, sizi aldanmadan, ululanmadan kurtardı, işte ihsan bahçeleri, işte suçları örten, yargılayan Tanrı!
   Bundan böyle size ebedî ve tükenmez rızıkla azık Tanrı havasından gelir, damdan, oluktan değil.
   Deniz, bütün vasıtaları, gayretinden kaldırdı, bizzat kendisi lûtfa ihsana başladı mı artık susuz da balık gibi elindeki maşrapayı terk eder.

        
Şehzadelerin babalariyle vedalaşarak ülkeyi gezmeye gitmeleri ve
         padişahın , onlara ayrılırken yine aynı tarzda vasiyette bulunması

3630. O üç oğlan da babalarının ülkesinde seyahate çıkmayı kurdular.
   Divan ve geçim işlerini düzene koymak üzere babalarının şehirlerini kalelerini gezip dolaşacaklardı.
   Padişahın elini öpüp vedalaştılar. O emrine itaat edilir padişah onlara dedi ki:
   “ Gönlünüz nereye isterse varın. Allah’a emanet. Elinizi, kolunuzu sallaya, sallaya gidin.
   Yalnız “ Hüş-rüba- Akıl kapan” derler bir kale vardır. Orada nice erlerin kaftanı, bedenine dar gelir. Sakın oraya gitmeyin.

3635. Allah aşkına olsun sakın “ Zatüssuver- Resimli “ denen kaleye varmayın. Oradan uzak olun, tehlikeden korkun.
   O kalenin yüzü, arka tarafı, burçları tavanı döşemesi hep insan resimleriyle bezenmiştir.
   Yusuf, dalıp baksın diye Zeliha da odasını resimlerle bezemişti ya hani.
   Yusuf, ona bakmadığından o da hileye başvurmuş, odayı kendi resimleriyle doldurmuştu.

  
Güzel yüzlü Yusuf, nereye bakarsa elinde olmaksızın onun yüzünü görsün diye böyle yapmıştı.

3640. Tanrı da gözü aydınlar için altı tarafı da delillerine mazhar etti.
   Her hayvan, her bitki, nereye baksa; nereye varsa; Tanrı güzelliğini görsün; ondan gıdalansın dedi.
   Onun için o oraya “ Nereye dönersiniz Tanrı yüzü var” buyurdu.
   Susar da bir bardaktan su bile içersiniz suyun içinde Tanrıya bakmaktasınız.

  
Fakat âşık olmayan suya bakar da suyun içinde kendi yüzünü görür ey gözü açık er!

3645. Ama âşıkın sureti, Tanrı’da fani olursa söyle bakalım, suda kimin suretini görür?
   Güneşte Tanrı güzelliğini görür âşıklar. Gayret sahibi Tanrı’nın sanatıyla nasıl ay, suya vurur da suda görünürse güneşte de hak görünür.
   Fakat Tanrı’nın bu gayreti, âşık ve sadık kişileredir, şeytanla hayvana tecelli etmez o.

  
Şeytan bile âşık olsa  topu çeler. Bir cebrail kesilir, şeytanlığı ölür.
   Bu makamda “ Şeytanım, benim elimde Müslüman oldu” sırrı belirir. Yezid’lik Tanrı ihsanıyla kalmaz, Yezit, Bayazıt olur.

3650. Ey kavim bu sözün sonu gelmez. Siz, o kaleye insan resimlerinden sakının!
   Olmaya ki heves yolunuzu kessin, ebedî bir kötülüğe düşesiniz.
   Tehlikeden sakınmak farzdır. Benden bu garezsiz sözü duyun!
   Kurtuluş arıyorsan aklın sağlam ve keskin olması, belâ pususundan çekinmek yeğdir.”

  
Babaları bu sözleri söylemeseydi, o kaleden çekinin demeseydi.

3655. O kaleye gitmek akıllarına bile gelmeyecekti. Gönülleri o tarafa akmayacaktı bile.
   Çünkü tanınmış bir kale değildi. O, pek ıssız bir yerdeydi. Kalelerden, yolardan uzaktaydı.
   Fakat babaları gitmeyin deyince bu sözden hevese, hayale düştüler.
   Bu men edilme yüzünden gönüllerinde bir rağbettir uyandı, onun sırrını mutlaka öğrenmek gerek dediler.

  
Men edilen şeye gitmeyin, yapmayın denen şeyi yapmayan kimdir? İnsan men edildiği şeye haristir.

3660. Bir şeyi yapma demek, iyi ve Tanrı’dan çekinir kişileri o şeye yanaştırmaz ama hava ve hamasîne uyanları o tarafa sürer, götürür.
   Şu halde bu yapmayın sözü, birçok kişileri azdırır. Birçok kalbi uyanık kişilerde bununla doğru yola gitmiş olurlar.
   Alışkın güvercin kamışlardan kaçar mı hiç? O kamışlardan alışmamış, yabani güvercinler kaçar.

  
Şehzadeler de hizmetlerde bulunuruz, dediğin gibi hareket ederiz baş üstüne.
   Buyruğundan dışarı çıkmayız. Senin lûtuf ve ihsanından gaflet etmek, küfürdür dediler.

3665. Fakat kendilerine güvendiklerinden Tanrı izin verirse demediler. Tanrı’yı anmadılar bile.
   Bu Tanrı izin verirse demek, bu kat, kat tedbir ve ihtiyat, Mesnevinin başlangıcında anlatıldı.
   Yüz tane kitap  olsa hepsi de bir baptan ibarettir. Yüz tarafta da bir tek mihraba dönülür.
   Bu yolların hepsi de tek bir eve çıkar. Bu binlerce başak, bir tek tohumdan meydana gelmiştir.
   Çeşit, çeşit yüz binlerce yemekler vardır. Fakat yemek olmak bakımından hepside bir şeydir.

3670. Bir tanesini yedin de tamamıyla doydun mu elli tane yemek olsa hepsinden soğursun.
   Fakat açken şaşılığın tutar, bir yemeği yüz bin yemek görürsün.
   O halayığın hastalığını, doktorların ahvalini, kusurlarını, anlayışsızlıklarını söylemiştik ya.
   Hekimler,  yularsız atlara benziyorlardı. Üstlerindekinden haberleri bile yoktu.
   Damakları, gemden yaralanmıştı, tırnakları yol yürümeden incinmişti.

3675. Öyle olduğu halde üstümüzdeki hünerini gösteren bir binici demiyorlardı, haberleri yoktu bundan.
   Demiyorlardı ki bu perişanlığımız gemden değil. Üstümüzdeki sevgili süvariden.
   Gül devşirmek için bahçeye gitti. Gül göründü bize ama meğerse dikenmiş diyen yoktu.
   Hiçbiri, aklını başına alıp da bizim boğazımızı kim tekmeliyor demedi gitti.

  
Hekimler, sebebe kul kesilmişler, Tanrı hilesini görememişlerdi.

3680. Bir ahıra öküz bağlasan, sonra öküzün yerinde bir eşeği bağlı bulsan,
   Bu işi gizlice kim yaptı diye araştırmaz, uykudaymış gibi gaflet edersen bu, eşekliktir.
   Kendi kendine “ Bunu değiştiren kim? Görünmüyor ama acaba göktekilerden biri mi yaptı bu işi” demiyorsun ha?
   Oku dosdoğru sağ tarafa attın, gördün ki sola gitti!
   Bir ceylân avlamak için at sürdün, domuza av oldun!

3685. Kazanç için kâr elde etmeye koştun, kâr şöyle dursun, hapse girdin.
   Başkaları için kuyu kazdın, bir de gördün ki o kuyuya sen düşmüşsün.
   Görüyorsun ki Tanrı, sebeplere el attın ama seni muradına eriştirmedi. Peki neden sebepler hakkında bir kötü zanna düşmedin?
   Niceler, kazançla padişah kesildiler, niceler de kazanç peşinde çırçıplak kaldılar.

  
Nice kişi, kadın olarak Kaarun oldu. Nice kişi de kadın yüzünden borçlandı.

3690. Şu halde sebep, eşeğin kuyruğu gibi oynar, döner durur. Ona pek dayanmazsan daha iyi edersin.
   Hattâ sebebe yapışırsan bile yiğit olmamalısın ki altında nice tehlikeler gizlidir.
   İşte bu tedbir ve çekinme “ Tanrı izin verirse” demenin sırrıdır. Çünkü bu kaza ve kader, insana eşeği keçi gösterir.

  
Bir adam, yiğit ve akıllı bile olsa kaza ve kader, onun gözünü bağladı mı şaşkınlığından eşek gözüne keçi görünür.
   Gözleri döndüren Tanrı’dır. Peki gönlü ve fikirleri döndüren kimdir?

3695. Kuyuyu lâtif bir ev görürsün, tuzağı zarif bir tane.
   Bu, sofestailik değildir. Tanrı’nın değiştirmesidir. Hakikatler nerede? Sana böyle gösterir işte.
   Hakikatleri inkâr eden tamamıyla bir hayal peşine düşmüştür.
   Fakat demez ki her şeyi hayal sanan da bir hayal olur mu? Gözünü ov da bak!

        
Şehzadelerin “İnsan neden men edilirse ona haristir “ hükmüne uyup
         —Biz kendi kulluğumuzu gösterdik ama senin kötü huyun kul olmayı
         bilmiyor ki—  o gitmeyin denilen kaleye gitmeleri, babalarının bütün
         vasiyetlerini, bütün öğütlerini ayaklarının altına almaları, nihayet belâ
         kuyusuna düşmeleri, nefs-i levvame’nin  onlara “ Size bir korkutucu
         gelmedi mi? “ sözüne karşılık ağlaya ağlaya ve pişmanlıkla “Geldi.
         Duysaydık, dinleseydik, Yahut aklımız olsaydı cehennemlikler arasına
         girmezdik” diye cevap vermeleri.

   Bu sözün sonu gelmez. Şehzadeler, o kaleye gitmek için yola düştüler.

3700. Meyvesini yemeyin denen ağaca yürüdüler.  İhlas sahiplerinin tavlasından çıktılar.
    Babalarının gütmeyin demesinden büsbütün hararetlendiler. O kaleye yüz çevirdiler.
    O seçilmiş Padişahın sözüne karşı durdular. İnsanın sabrını yakıp yandıran “ Hüş-rüba” kalesine yüz tuttular.
    Öğütleri kabul eden aklın inadına gündüzden döndüler de kapkaranlık geceye daldılar.
    O güzelim “ Zatüssuver” kalesinin denize beş kapısı vardı, karaya beş kapısı.

3705. Beş kapısı, dış duygularımız gibi renk ve koku alemineydi, beş kapısı da iç duygularımız gibi sırlar arardı.
   O binlerce resim be nakşı seyrettiler, yer, yer gezdiler resimler görüp kararsız bir hale geldiler.
    Bu suret kadehlerinden pek sarhoş olma ki put yapıcı ve puta tapıcı olmayasın.
    Suret kadehlerinden geç onlara kapılma. Şarap kadehtedir ama kadehten meydana gelmemiştir ki.
    Ağzını şarabı verene aç. Şarap geldikten sonra kadeh eksik olmaz.

3710. Ey Adem gönül bağlayan mana benim beni ara kabuğu, buğday suretini bırak.
    Kum Halil için un olduktan sonra artık ey akıllı er, bil ki buğday hiçbir şey değildir.
    Suret sureti olmayandan meydana gelir. Nitekim duman da ateşten çıkar.
    Bu suret alemini boyuna görür durursun ayıplarını görmeye başlarsın, usanırsın bıkarsın.
    Fakat suretsizlik sana tam bir hayret verir. Yüzlerce alet aletsizlikten meydana çıkar.

3715. Tanrı elsizlik aleminde eller dokur. O canlar canı adam suretini düzer durur.
    Nitekim ayrılıktan buluşmadan dolayı da gönülde çeşit, çeşit hayaller dokunur.
    Fakat hiçbir eser yapan esere benzer mi? Feryat ve figan zarara benzer mi hiç? Feryadın sureti vardır, zarar suretsizdir. Zarara uğrayanlar, kendi ellerini dişler dururlar, fakat zararın eli yoktur.
    Ey delil isteyen bu örnek yakışır bir örnek değil ama anlayışı az olan için ancak bu örneği bulabildim.

3720. Suretsiz Tanrı’nın sanatı bir suret eker, derken benden duygularla aletlerle bitiverir.
    Dileğine göre ne suret ektiyse beden ona uyar, iyi yahut kötü olur.
Nimet sureti verirse beden şükreder, mihnet sureti verirse sabreder.
    Tanrı acıma suretiyle tecelli ederse insan gelişir büyür. Bir yara, bere suretiyle tecelli ederse ağlar feryat eder.
     Bir şehir suretiyle tecelli edince insanı yola düşürür. Bir ok suretiyle tecelli ederse insan kalkanla karşı durur.

3725. Güzellerde tecelli ederse zevk ve işrete dalar. Gayb suretiyle görünürse insan halvete girer.
    İhtiyaç sureti, insanı kazanca götürür; kol kuvveti, şunun bunun malını çalıp çırpmaya.
    Bu çeşit hayallerden doğan ve insana bir iş yaptıran suretler, o kadar çoktur ki saymaya imkan yok.
    Sonsuz gidişler sonsuz hüner ve sanatlar, hep düşüncelerde doğan suretlerin gölgesidir.
    Bir kavim dam kenarında bir hoşça durmuşlar. Her birinin gölgesi de bak yere vurmuş.

3730. O sağlam damın üstünde duran düşüncenin, fikrin suretidir. O ne yaparsa aşağıda o görünür.
    İş yerde duvarda görünmede fikir gizli. Fakat tesir ve ulaşma bakımından ikisi de bir.
    Bir meclise zevk kadehinden içilen suretlerin eseri insanın kendisinden geçmesi sarhoş olmasıdır.
    Kadınla erkeğin ve ikisinin buluşma suretleri buluşma anında kendilerinden geçmelerini meydana getirir.
    Bir nimet olan ekmek ve tuz suretinin eseri suretsiz olan kuvvettir.

3735. Savaşta kılıç ve kalkan sureti suretsizlikle yani düşmana üstün olmayla sona erer.
    Medrese medreseye gidip gelme medresenin türlü, türlü suretleri insan bilgi sahibi olunca dürülür gider.
    Bu suretler suretsizliğin kuluyken nasıl oluyor da o nimet sahibine yok diyorlar?
    Bu suretler suretsizlikten vücut bulmuştur. Peki kendilerine bu varlığı verene şu aykırı gidiş onu şu inkar ediş nedir ki?
    Ha.. suretin inkarı da ondan olur ondan zuhur eder. Bu iş de onun bir aksidir zaten.

3740. Her yurdun duvar tavan ve sair suretlerini mimarın düşüncesinin gölgesi bil.
    Düşünce zamanında taş, tahta ve kerpiç meydanda değildir ama bu, böyledir.  
    Dilediği gibi iş yapan suretsizliktir. Suret, onun elinde bir alete benzer.
    Bazı, bazı o suretsiz varlık, yokluk gizliliğinden kerem eder, suretlere yüz gösterir.
    Her suret ondan yardım görür. Bu suretle onun yüceliğinden güzelliğinden kudretinden var olur.

3745. Derken yine suretsiz varlık, yüzünü gizler. Suretler ihtiyaçlarından renk ve koku aleminde dilenciliğe başlarlar.
    Bu suret başka bir suretten yücelik dilerse bu, yol azıtmanın, sapıklığın ta kendisidir.
    A cevhersiz şu halde neden ihtiyacını başka bir ihtiyaç sahibine arz edersin.  
    Mademki suretler kuldur, Tanrı’ya suret deme. Onu suret sanma, onu bir şeye benzetmeye kalkışma.
   Yalvar yakar kendini yok etmeye savaş. Çünkü düşünceden suretlerden başka bir şey meydana gelmez.

3750. Başka bir suretle gelişmiyor, semirmiyorsan sende, sen yokken doğan suret elbette daha iyidir.
    Bir şehre gider, o şehrin suretine ulaşırsın. A yolcu, seni oraya çeken suretsizliktir.
    Mana bakımından, hatta mekansızlık alemine kadar da gidersin. Çünkü zevk ve hoşluk, mekan ve zaman aleminden gayrı bir alemdir.
    Bir sevgilinin suretine gidersin, onunla eş olmaya, arkadaşlık etmeye can atarsın.
    Maksattan gafilsin ama mana bakımından suretsizliğe gittin yine.

3755. Şu halde hakikatte herkesin taptığı Hak’tır. Çünkü yollara gidenler zevk için giderler suretsizliğe doğru yürürler.
    Ama bazıları yüzlerini kuyruğa tutmuşlardır. Baş, asıldır ama başı kaybetmişlerdir onlar.
    Baş, bu sapıklar tarafından kaybedilmiştir. Fakat baş, kuyruk yolundan başlık eder.
    O, baştan imdat görür, bu kuyruktan. Bir tayfa vardır ki onlar başı da kaybetmişlerdir, kuyruğu da.
    Hepsi ve her şey kayboldu mu hepsini ve her şeyi bulurlar. Her varlığı her sureti yok etmeye yolundan, külle koşup ulaşırlar.

Şehzadelerin Zatüssuver kalesindeki köşkte Çin padişahinin kızının resmini görmeleri, üçünün de kendisinden geçmesi, ona aşık olması, Bu kimin resmi?
diye arayıp sormaları.

3760. Bu söze son yoktur. Şehzadeler, kalede pek güzel pek alımlı bir resim gördüler.
    Bundan daha güzel kız görmüşlerdi ama bu resmi görünce derin bir denize daldılar sanki.
   Çünkü onlara bu kase içinde afyon verilmişti bir kere. Kaseler görünür de
o afyon görünmez.
    Hüş-Rüba kalesi, yapacağını yaptı. Her üçünü de bela kuyusuna attı.
    Bakış oku yaysız olarak gönüle geldi saplandı. Ey aman bilmez aman, aman!

3765. Eski zamanlarda gelip geçmiş nice ümmetleri taştan suret yaktı yandırdı.
    Dinlerine de ateş saldı. Gönüllerine de.
    Artık bu suret canlı olursa nasıl olur neler yapmaz o? Fitnesi her an bir başka çeşittir onun.
    Suret aşkı Şehzadelerin gönlüne mızrak gibi battı. Her biri bulut gibi gözyaşları döküyor, elini dişliyor, yazık diyordu.
    Padişahın önceden gördüğünü biz şimdi gördük. O eşsiz padişah bize ne kadar antlar verdi.

3770. Peygamberlerin bu yüzden bizim üstümüzde çok hakkı vardır. Onlar bizim sonumuzdan haber vermişlerdir.
     Ektiğin tohumdan ancak diken biter, bu tarafa doğru uçarsan buradan öteye yol yoktur,  başka uçacak yer bulamazsın.
    Tohumu benden al ki mahsül versin. Benim kanadımla uç ki ok, o tarafa fırlasın gitsin.
    Sen onun mutlaka var olduğunu, varlığının vacip bulunduğunu bilmezsin ama sonunda yine dersin ki hakikaten varlığı vacipmiş.
    O hakikatte sensin,  fakat sonunda hakiki varlığı anlayıp terk edeceğin bu mevhum senliğin o değildir ha!

3775. Bu sonraki varlığın, seni evvelki ve hakiki varlığa ulaştırmak ve böyle bir varlığın olduğunu bildirmek için gelmiş asılsız bir varlıktır.
    Senin senliğinde başka bir sen gizlidir. Bu varlıkla var olup kendini gören kişiye kurban olayım ben.
    Gencin aynada gördüğünü ihtiyar, ondan önce kerpiçte görür.
Biz padişahımızın buyruğundan dışarı çıktık. Babamızın lütuflarına nankörlük ettik.
    Onun sözünü ehemmiyetsiz bulduk, onun eşsiz inayetlerini mühimsemedik.

3780. İşte şimdilik hepimiz de hendeğe düştük. Savaşsız kazalara uğradık, öldürdük.
     Kendi aklımıza güvendik, fikrimize dayandık da bu tehlikeye çattık.
     İnce hastalığa tutulan, kendisini nasıl sağlam sanırsa biz de tıpkı onun gibi kendimizi sağlam sandık, hür zannettik.
     Fakat gizli illet şimdi meydana çıktı, bağlandık, avlandık da ondan sonra kendini gösterdi.
     Kılavuzun gölgesi Tanrıyı anmadan yeğdir. Bir kaanat yüzlerce tabak yemekten hayırlıdır.

3785. Gören göz, üç yüz tane sopadan daha iyidir. Mücevherle taşı ayırt eden gözdür.
    Hasılı dertler içinde acaba dünyada kim bu, bu resim kimin resmi diye araştırmaya koyuldular.
    Bir hayli arayıp sorduktan sonra bir gün yolda gözü açık bir ihtiyara rastladılar. O, bu sırrı açtı.
    Duyma yoluyla değil, aklına gelen ilham yoluyla bu sırrı buldu. Sırlar, onun gözünün önünde apaçıktı.
    Dedi ki:  Pervin denilen yıldız kümesi de buna haset eder. Bu, Çin Padişahının kızının resmidir.

3790. O, can gibi, ana karnındaki çocuk gibi gizlidir. Sarayında perdeler arkasındadır.
    Yanına ne erkek çıkabilir, ne kadın. Padişah, onu fitnelere uğramaması için gizlemiştir.
    Padişah onu pek kıskanır. Bulunduğu yerin damının üstünden kuş bile uçamaz.
     Eyvah böyle bir sevdaya düşen gönüle. Hiç kimse böyle sevdaya uğramasın.    
     Bu bilgisizlik tohumunu eken, o öğütleri ehemmiyetsiz ve lüzumsuz gören kişinin layığıdır.

3795. O kendi tedbirine güvendi, aklımla elbette bir iş başarırım dedi.
     Halbuki o inayetin bir zerresi bile aklından doğacak üç yüz ihtiyat tedbirinden daha iyidir.
     Beyim kendi hileni bırak. Tanrı inayetine yürü orada öl.
     Buna sayılı hilelerle ulaşılmaz. Sen ölmedikçe fayda yok vesselam.

         
Buhara’da bir Sadr-ı cihan vardı. Hangi dilenci, ağız açıp bir şey isterse
         onun umumi ihsanından  hiçbir şey elde edemezdi.  Bir yoksul alim, bunu
         unuttu, hırsının çokluğundan ve alay geçerken bir şey istedi. Sadr-ı cihan
         yüzünü çevirdi. Yoksul, her gün yeni bir hileye başvurur, kendini bazen
         kadın şekline sokar, çarşaf giyer, bazen kör gösterir, yüzünü, gözünü
         bağlardı. Fakat padişah, anlayışıyla onu derhal tanırdı.

      Buhara’daki o ulu zat kendisinden bir şey isteyenlere çok iyi muamele ederdi.

3800. Pek çok sayısız ihsanlarda bulunur, ta gecelere kadar cömertlik eder, altınlar saçardı.
      Altınları kağıt parçalarına sarar, öyle verirdi. Hasılı dünyada bulundukça hep böyle ihsanlar ederdi.
      Güneş gibi, tertemiz ay gibiydi. Onlar da Tanrı’dan aldıkları aydınlığı halka saçarlar  ya.
      Toprağa altın bağışlayan kimdir? Güneş. Madendeki altın da ondandır, yıkık yerlerdeki hazine de.
      Her sabah yoksulların bir kısmına ihsanda bulunuyordu. Bu suretle hiçbir tayfanın mahrum kalmamasını isterdi.

3805. Bir gün dertlilere lütfeder, öbür gün dul kadınlara ihsanda bulunur.
      Daha öbür gün yoksul Alevilerle okuyup okutmakla uğraşan yoksul fakirlere kerem eder.
      Daha öbürüsü gün halkın eli boşlarına para verir, daha öbürüsü gün de borçlulara ihsan ederdi.
      Yalnız bir şartı vardı: kimse ağzını açıp bir şey istemeyecekti.
      Geçeceği yolun kenarına bütün yoksullar duvar gibi dizilirler, susarlar beklerlerdi.

3810. Birisi ağız açtı da bir şey istedi mi bir habbe bile alamazdı.
      Şartı kim susarsa kurtulur hükmüydü. Kesesi, kasesi, susanlarındı.
      Nasılsa bir gün ihtiyarın biri, açım, bana zekat ver demişti.
      İhtiyarı men ettiler. Ama o boyuna söylemekteydi. Halk hayretlere düştü.   
      Sadr-ı Cihan babacığım ne utanmaz ihtiyarsın dedi. İhtiyar sen benden daha ziyade utanmazsın dedi.

3815. Bu cihanı yedin yuttun bir de alemle beraber öteki alemi elde etmeye tamah ediyorsun!
      Bu sözü duyunca güldü,  o ihtiyara bir hayli mal verdi. Adamcağız, bütün malları yalnız başına alıp götürdü.
       O ihtiyardan başka ondan bir şey isteyen hiçbir kimse ne yarım habbe altın elde etti, ne bir zerre kumaş.
       Fakihlerin günüydü, bir hoca, hırsa geldi, feryadediyordu.
       Bir hayli ağladı, sızlandı, fakat çare yoktu. Her çeşit söz söyledi, hiçbir faydası olmadı.

3820. Ertesi günü ayağını eski çaputlarla sardı, kötürümler arasına karıştı.     
      Ayağının sağına soluna tahtalar bağladı, bu suretle kendisini ayağı kırık bir alil göstermek istedi.
      Padişah onu gördü tanıdı hiçbir şey vermedi. Ertesi günü yüzünü bir keçe parçasıyla örttü.
      Fakat padişah yine tanıdı, ağzını açıp bir şey istediği için kusurda bulunmuştu, ona hiçbir şey vermedi.
      Yüz türlü hileye başvurdu, nihayet aciz kalıp kadınlar gibi çarşafa büründü.

3825. Dul kadınların arasına karışıp elini gizledi başını eğdi öylece durdu.
      Fakat padişah, yine tanıyıp sadaka vermedi. Hocanın mahrumiyetten yüreği yandı.
      Sonunda bir kefenciye gitti. Dedi ki: beni bir kilime sar yol üstüne koy.
Hiç ağzını açma, yalnız Sadr-ı cihan’ın buradan geçmesini bekle.
      Belki görünce ölü sanır da kefen parası almak üzere bir şey verir.

3830. Ne verirse yarısını sana veririm. Kefenci para gözler bir yoksuldu dediğini kabul etti.
     Onu bir kilime sarıp yol üstüne koydu. Padişahın yolu oraya düştü.
     Kilimin üstüne bir miktar altın attı. Hoca, hemen aceleyle kilimden elini çıkarıp altınları aldı.
     Kefencinin almasına, verilen altınları gizlemesine meydan bile bırakmadı o
aceleci adam.
     Ölü, kilimden elini uzatıp paraları aldıktan sonra başını kilimden çıkardı.

3835. Padişaha dedi ki: ey bana kerem kapılarını kapayan bak nasıl aldım gördün ya.
      Sadr-ı Cihan doğru dedi, aldın ama ölmedikçe kapımdan hiçbir şey koparamadın ya inatçı.
“ Ölmeden önce ölün” sırrı budur işte. Çünkü ölümden sonra ganimetler elde edilir.
      Ey hilebaz, Tanrıya karşı ölümden başka hiçbir hüner para etmez bir inayete uğramak yüzlerce çalışıp çabalamadan yeğdir. Çalışıp çabalamanın yüzlerce çeşit bozukluğu olabilir. Çalışmada bu korku var.

3840. O inayet ölüme bağlıdır. Bu yolu, güvenilir erler sınadılar.
      Ama ölüm de onun inayeti olmadıkça gelip çatmaz. Aman sen, sen ol inayete sığınmadan hiçbir yerde durma.
      İnayet bu koca yılana zümrüttür. Yılan zümrüdü görmedikçe kör olur mu hiç?

             İki kardeş vardı. Biri köseydi, öbürü genç. Bir bekar odasında kaldılar.
             Oğlan, geceleyin arkasına kerpiçler yığdı. Gecenin bir vakti, bekarlardan
             biri kalkıp ayaklarının ucuna basa basa geldi, bir takrip kerpiçleri oradan
             aldı. Çocuk uyanınca bu kerpiçleri niçin aldın ve nereye koydun diye
             savaşa başladı. Bekar der ki: Sen bu kerpiçleri niçin koydun?

3845. Bekçinin korkusundan o iki delikanlı, o bekar odasında kaldılar orada uyudular.
      Kösenin sakalında dört kıl vardı. Fakat yüzü, ayın on dördüne benziyordu adeta.
      Delikanlı çirkindi. Arka tarafına tam yirmi tane kerpiç yığdı.
      Bekarlardan bir oğlancı, gece vakti kalabalığın içinden kalktı. Yavaş, yavaş yürüdü. İştahlı bir halde oğlanın yanına gelip kerpiçleri bir tarafa koydu.
      Çocuğa elini uzatınca çocuk, yerinden sıçradı. Hey dedi, a köpeğe tapan kimsin sen?

3850. Bu otuz kerpici neye buradan aldın? Herif dedi ki: Sen ne için o otuz kerpici yığdın?
      Oğlan dedi ki: Hastayım zayıfım. Yatarken ihtiyata riayet ettim.
      Herif, hastaysan, hastalıktan hararetlendiysen neden hastaneye gitmedin?        
      Yahut bir esirgeyici hekimin evine varmadın? Gitseydin hastalıktan kurtulurdun.
      Çocuk dedi ki: Ben de bilmem nereye gideyim? Nereye gidersem bir derde uğruyorum.

3855. Senin gibi bir zındık, bir pis, bir dinsiz herif, başucuma yırtıcı canavar gibi gelip dikiliyor.
       En iyi bir yer olan tekkede bile bir an olsun aman bulmadım.
       Bir avuç bulgur aşıyla geçinmeye çalışan derviş, gözlerinden meni akarak, elleriyle hayalarını sıkarak bana yüz tuttu.
       Namuslu oldun mu gizli, gizli bakar aletleriyle oynarlar.
      Tekke böyle olursa artık halkın pazarı, eşek sürüsü ve hamların divanı nasıl olur? Var kıyas et.

3860. Eşek, nerde, namus ve takva nerede? Eşek, korkuyu, ürkmeyi, ricayı ne bilir?
      Akıl kadının da emniyet ve adaletini diler, erkeğin de. Fakat akıl nerede?
      Tutar, bu sefer de kadınlara kaçarsam Yusuf gibi sınamalara, fitnelere düşerim.
      Yusuf, kadın yüzünden zindana düştü, sıkıntılara uğradı. O bile böyle olursa artık ben, elli kere darağacına çekilirim.
      Kadınlar, bilgisizliklerinden bana saldırdılar. Erkekler canıma kastederler.

3865. Hasılı ne kadınlardan kurulabiliyorum ne erkeklerden. Ne yapayım bilmem? Ne bunlardanım ben, ne onlardan!
      Ondan sonra oğlan, köseye baktı, dedi ki: O çenesindeki  o iki kılla dertten kurtuldu gitti.
      Kerpiçten de kurtuldu, kerpiç kavgasından da, hatta senin gibi bir kahpe oğlu çirkin kart oğlanın saldırışından da.
     Gösteriş için olsun çenede bulunan kaç dört kıl, adamın arkasına çepeçevre yığılan otuz kerpiçten hayırlıdır.
     Tanrı inayetinin bir zerresi, itaat ve ibadetinden yeğdir.

3870. Çünkü şeytan itaat kerpicini alır, hatta iki yüz tuğla olsa yine kapar, kendine yol açar.
      Her yanın kerpiçle dolu olsa yine o kerpiçler senin tarafından konmuştur. Fakat o iki üç, kıl, Tanrı vergisidir.
      Hakikatte o kıların her biri bir dağdır. Çünkü o, padişahların padişahının bir aman fermanıdır.
      Sen bir kapıya yüzlerce kilit vursan bir sersem gelir, hepsini de söker çıkarır.
      Fakat bir şahne, herhangi bir kapıyı mumla kapatsa erler, babayiğitler bile ona yaklaşamaz, yürekleri oynar.

3875. Tanrı inayeti olan o iki üç kıl kötülüklerle arana girer, dağ kesilir; yüzlerde görünen nura benzer.
       Ey iyi yaratılışlı adam, kerpiç komaya kalkışma, fakat çirkin şeytandan da emin olarak uyuma.
      Yürü, Tanrı kereminden iki tanecik kıl elde et de ondan sonra gam yeme, emin olarak uyu!
      Bilgili adamın uykusu, ibadetten yeğdir. Hele insanı gafletten uyandıran bilgi olursa.
      Yüzme bilenin hareketsiz durması, aceminin elle ayakla savaşmasından iyidir.

3880. Acemi, elini ayağını oynatır durur, fakat boğulur. Yüzme bilense denizdeki dalgıç gibi yüzer durur.
      Bilgi, uçsuz bucaksız ve kıyısız bir denizdir. Bilgi dileyense, denizlerde dalgıçlık edene benzer.
      Bilgi dileyenin ömrü, binlerce yıl olsa yine araştırmadan vazgeçmez, bir türlü doymaz.
      Tanrı elçisi, hadisinde “ İşte iki tane haris ki hiç doymazlar” dedi.

         
Tanrı rahmet etsin, Mustafa, “İki haris vardır ki hiç doymaz. Biri dünyayı  
          dileyen, öbürü, bilgi isteğinde bulunan” dedi. Bu bilgi, dünya bilgisinden
          başka olmalı ki hadiste tekrarlama olmasın. Çünkü dünya bilgisi de dünyadır.
          Eğer buradaki bilgi, dünya bilgisi olursa hadiste “Biri dünyayı dileyen, öbürü
          dünya isteğinde bulunan” diye tekrar olur, ayırma olmazdı.

“ Dünyayı ve dünyanın şatafatını dileyenle bilgi elde etmek isteyen” dendi.

3885. Bu ayırmaya dikkat edilirse buradaki bilginin dünya bilgisinden başka olduğu anlaşılır babacığım.
     Dünyadan başka ne olabilir? Ahret… Seni buradan ayıran, sana kılavuzluk eden!

                           
Üç şehzadenin o iş hususunda konuşmaları

     Derde uğrayan o üç şehzade birbirlerine döndüler. Her üçünün de zahmeti birdi, derdi bir elemi bir.
     Her üçü, aynı düşüncedeydi aynı sevdaya düşmüştü. Her üçü aynı derde uğramış aynı hastalığa tutulmuştu.
     Sükut içindeydiler. Fakat üçü de aynı tehlikeye düşmüştü. Sözde de her birinin delili birdi.

3890. Bir müddet hepsi gözyaşı döktüler, musibet sofrasının başında kanlar saçtılar.
      Bir zaman, her üçü de gönül ateşiyle yandılar, buhurdan gibi sıcak soluklar aldılar.

                                             
Büyük kardeşin ahvali

      Büyük kardeşleri dedi ki: Ey hayırlı kardeşler, biz başkasına er gibi öğütler vermez miydik?
     Adamlarımızdan biri, bize dertten, yoksulluktan, korkudan, yer deprenmesinden şikayet edince, X
     Sıkıntıdan az ağla sızla. Sabret, sabır ferahlığın anahtarı derdik ya!

3895. Şimdi bu sabır anahtarı ne oldu? O türe bozuldu mu şaşılacak şey!
     Savaş zamanında ateş içinde bile altın gibi bir hoşça gül diyen biz değil miydik?
     Savaşın o dar zamanında asker benziniz saramasın demez miydik?

    
Atların adam kellerinden başka basacak bir yer bulamadığı zamanlarda ordumuzu hay haylar la mızrak gibi kahredici bir halde saldırın diye teşvik etmez miydik?

3900. Bütün aleme sabredin der; sabır gönlün ve göğsün ışığıdır diye öğüt verirdik ya.
     Şimdi nöbet bizde. Neden sersem oluyor, çirkin karılar gibi neden çarşafa bürünüyoruz?
      Ey gönül! Herkesi hararetlendirdin ya; hadi bakalım, şimdi sen hararetlen, kendiliğinden utan!
      Ey dil! Herkese öğüt verirdin ya; işte şimdi sana nöbet geldi, neden sustun?    
      Ey akıl! Nerde o şekerler çiğneyen öğütün? Senin çağın şimdi. O hay ,hayın ne oldu?

3905. Ey gönülden yüzlerce teşvişi gideren! Şimdi senin nöbetin, hadi, oynat sakalını!
      Kahpelik eder de şimdi sakalını oynatmazsan bundan önce de sakalına gülmüş olursun.
      Başkalarına öğüt verme vaktinde hay  hay, iş başa düşünce karılar gibi vay, vay ha!
      Başkalarının derdine dermen oluyordun ya; şimdi dert, sana konuk oldu, fakat susuverdin.
      Askere bağırır, çağırır, orduyu teşvik ederdin hani. Neden sesin kısıldı, nutkun tutuldu? Kendine de bağırsana.

3910. Aklınla elli yıldır ördüğün kumaştan bir zıbın yap da giyin bakalım!    
      Dostların kulakları, sesinden hoşlanıyordu. Elini çıkar da şimdi kulağını çek!  
      Daima baştın, kendini kuyruk yap da ayağını, elini, sakalını, bıyığını az kaybet.
     Şu döşenmiş yeryüzünde şimdi oyun senin. Kendini boş bir hale getir de neşelen!

             
Bir padişahın, alimin birini zorla meclise getirtip oturtması, sakinin
              hocaya şarap vermesi ve kadehi sunması, hocanın yüz çevirip
              kızması, padişahın sakiye haydi demesi, bunu boş bir hale getir…
              bunun üzerine sakinin, hocanın kafasına birkaç kere vurup
              şarap içirtmesi v.s.

     Bir padişah mecliste oturmuş şarap içip sarhoş olmuştu. Kapının önünden bir fakih geçiyordu.

3915. Şunu meclise getirin, laal renkli şarabı sunun şuna diye emretti.
      Hocayı ister istemez meclise getirdiler. Mecliste zehir gibi, yılan gibi ekşi bir suratla somurtup oturdu.
      Padişah şarap sundu. Hoca kızdı kabul etmedi. Padişahtan da yüz çevirdi sakiden de.
      Ben ömrümde şarap içmedim. Halis zehir, bence şaraptan daha hoş.  
      Kendinize gelin, bana şarap yerine zehir verin, içip öleyim de kendimden de kurtulayım, sizden de dedi.

3920. Şarap içmeden gürültüye başladı. Mecliste ölüm gibi, canavar gibi bir hal aldı.
      Nefis ehliyle şu balçığa kapılmış olanlar gibi hani.
      Onlar, gönül ehliyle oturdular mı bu hale gelirler işte.
      Tanrı, kendi haslarına gizlilik aleminde hürlerin içtikleri şaraptan sunar ancak.
      Onlar, perde ardında kalanlara, hakikatı görmeyenlere o şaraptan sunarlar ama duygu o, şarabın sözünden başka bir şey duymaz.
      Hakikati görmeyenler, onların irşadından yüz çevirirler. Çünkü gözle onların ihsanını göremez.

3925. Kulaklarından boğazlarına bir yol olsaydı onların öğütleri, gönüllerine tesir ederdi.
      Fakat bu çeşit adam, baştanbaşa ateştir, nur değil. Yakıcı ateşe de ancak kabuklar atılır.
      İç, kabuktan çıktı. Kabuktan ibaret olan söz, kaybolup gitti. Mide hiç kabuktan kızışır, gelişir mi?
      Cehennem ateşi ancak kabuğu yakar.  Ateşin içle hiçbir işi yoktur.
      Ateş, içe yalım verirse mutlaka bil ki onu pişirmek içindir, yakmak için değil.

3930. Tanrı hüküm ve hikmet sahibi oldukça bu kaide daimidir. Geçmiş zamanda da böyledir. Gelecek zamanda da.
      Latif iç, hatta kabuklar bile onun tarafından yarlıganırken artık nasıl olur da içi yakar? Uzaktır ondan bu.
      Hatta inayet eder de bu inayeti yüzünden başına vurursa bile ona bir iştah verir, o kırmızı şarabı içirir.
      Başına vurmazsa o hoca gibi onun ağzını bağlar. Şarap da içirmez, bu padişahların meclisine de sokmaz.
      Padişah sakiye dedi ki: Ey izi kutlu ne susuyorsun? Hadi onu hoş bir hale getir, neşelendir!

3935. Her akılda gizli bir hükmeden vardır. Kimi dilerse hileyle baştan çıkarır.   

        Doğu güneşi de onun alemi aydınlatması da tutsaklar gibi onun zincirine bağlanmıştır.
        Dimağına yarım afsun okuduğu zaman feleği çarha getirir döndürür.
        Bir aklı tesiri altına alan başka bir akıl ondan kudret bulmuştur, tavla üstadı odur.
        Saki, hocanın başına birkaç sille vurdu al deyip şarap kadehini sundu. Zavallı hoca sille korkusundan kadehi alıp içti.

3940. İçince de sarhoş oldu, neşelendi, bağ gibi gülmeye başladı. Nedimliğe alaya latifeye koyuldu.
      Aslanı bile tutacak bir hale geldi.  Neşesinden parmacıklarını şakırdatmaya başladı. Sonra su dökmek için ayak yoluna gitti.
      Ayak yolunda ay gibi bir halayık vardı. Padişahın cariyelerinden olan bu kız pek güzeldi.
      Onu görünce ağzı açık kaldı. Aklı gitti, halayığa saldırmaya kalkıştı.   
      Ömrünce bekardı iştiyak halindeydi. Şimdi bir de sarhoş olmuştu. Hemen halayığa el attı.

3945. Halayık çırpınmaya başladı, narayı attı. Fakat hiçbir çaresi olmadı.
      Kadın buluşma zamanında erkeğin elinde ekmekçinin elindeki hamura döner.
      Onu gah yumuşaklıkla gah sert bir halde yoğurur durur, elinin altında ondan çak, çak diye sesler çıkar.
      Gah onu uzatır, tahta üstünde yassı bir hale getirir. Gah bir araya toplar. 
      Gah su döker, gah tuz eker. Gah tandıra yayar, ateşle onu mehenge vurur.

3950. İstekli ve istenen, bu çeşit dürülüp bükülür, Alt olan ve üst gelen, bu oyundadır işte.
       Bu oyun yalnız kocayla karı arasında olmaz. Her aşıkla her sevgili de bu oyunu oynar.
       Evveli olmayanla sonradan olanın, varlıkla var olup suret kabul edenin Vise ve Ramin gibi bükülüp ezilmesi farzdır.
       Fakat her birinin oyunu başka bir çeşittir. Her birinin ezilip büzülmesi başka bir hünerdendir.
       Kocayla karıyı ey koca karını kötü tutma, hoş tut demek için örnek olarak söyledim.

3955. Gerdek gecesi yenge onun elini tutup hoş bir emanet olarak senin eline vermedi mi?
       Ey güvenilir kişi sen iyi kötü ne yaparsan Tanrı da sana onu yapar.
       Hasılı, o hoca ayakyolunda sarhoşluktan halayığa saldırdı. Ne namusu kaldı, ne zahitliği!
       O huriden doğmuş güzelin üstüne atıldı. Ateşi o pamuğa düştü.
       Can, cana ulaştı bedenler dürülüp bükülmeye başladı. İkisi de başları kesilmiş iki kuş gibi çırpınıyorlardı.

3960. Hocanın gönlünde ne şarap meclisi, ne padişah, ne aslan, ne haya, ne din, ne ürkeklik, ne de can korkusu kaldı.
      

       Gözü kızdı, bir şey görmez oldu. Burada zaten ne Hasan görünür göze, ne Hüseyin!
       Hocanın meclise dönmesi gecikti. Padişahın bekleyişi de haddi aştı.
       Ne oluyor bir göreyim diye gitti. Oradaki kıyamet alametini gördü.
       Hoca, korkusundan hemen sıçrayıp meclise gitti, ateş gibi derhal şarap kadehini kaptı.

3965. Padişah cehennem gibi kızmış gazaba gelmişti. O kötü işi işleyen hocanın da, kızın da kanına susamıştı.
       Fakih padişahı hiddetli, gazaplı görünce kötü bir hale düştü, zehir kadehi gibi acı ve kanlı bir hale geldi.
       Sakiye, yahu acele et dedi, neye öyle sersem, sersem oturuyorsun? Çabuk padişahı neşelendir.
       Padişah gülümsedi, ey ulu er dedi, hoşlandım, o kız senin olsun!
       Ben padişahım, benim işim adalettir, lütuftur. Ne yersem cömertliğim, sevgiliyi de onu verir.

3970. Tatlı, tatlı içemediğim şeyi nasıl olur da sevgiliye verir, ona azık olarak sunarım?
       Ben kendi hususi soframda ne yersem kullarıma da onu yediririm.
       Pişmiş olsun, ham olsun… Ne yemek yersem kölelerime onu yedirir, onları o yemekle beslerim.
       Kürkten, atlastan ne giyersem kölelerime de onu giydiririm, onlara köhne elbiseler giydirmem.
       Hüner sahibi Peygamberden utanırım. O “ Hizmetçinize siz ne giyiyorsanız onu giydirin” dedi.

3975. Mustafa, evladı olan ümmetine “ Elinizin altındakilere yediğiniz şeyden yedirin” diye vasiyette bulundu.
       Başkalarını hoş bir hale getirdin, sabırla çevikleştirdin, sabra teşvik ettin.
       Şimdi erlik göster de kendini de hoş bir hale getir. Sabır düşüncesine dalan aklını kendine kılavuz et.
      Sabır kılavuzu, sana kanat olursa canın arş ve kürsünün ta yücesine çıkar.  
      Mustafa’ya bak, sabrı Burak edindi de bu Burak, onu göklere çekti, çıkardı.

               Şehzadelerin bu bahisten, bu maceradan sonra sevgililerine
               ve maksatlarına mümkün olduğu kadar yaklaşmak için Çin iline
               gitmeleri. Buluşma yolu kapalı olsa bile mümkün olduğu kadar
               maksada  yaklaşmak, iyi bir şeydir.

3980. Bu sözleri söyleyip derhal yürüdüler. İşte dostum ne olduysa da o vakit odu.
      Sabrı seçtiler, doğrulardan oldular. Ondan sonra Çin şehirlerine doğru yürüdüler.
      Analarını, babalarını bıraktılar, ülkelerini terk ettiler. O gizli sevgilinin yolunu tuttular.
      İbrahim Edhem gibi aşk, onları tahtlarından etti. Elsiz ayaksız ve yoksul bir hale düştüler.
      Yahut sanki bir sarhoş, İbrahim Peygamber gibi kendisine ateşe attı.

3985. Yahut da ulu Tanrı’nın sabırlı kulu İsmail kendilerini aşka kurban ettiler, onun hançerine boyun verdiler.

        Aşk İmriülkays’ı dudakları kurumuş susuz bir halde Arap ülkesinden çekti.
        Nihayet Tebük’e geldi, orada kerpiç ameleliği yaptı. Padişaha, Arap
        padişahlarından imriülkays, bu diyara kazanç elde etmeye geldi. Aşka av
        oldu, kerpiç ameleliği yapıyor dediler. Padişah kalktı, gece vakti onun
        huzuruna gitti. Dedi ki: Ey güzel yüzlü padişah!

3990. Sen, zamanın Yusuf’usun. İki ülkede şehiler ve güzellik bakımından bütün yüceliğiyle sana ram oldu.
     Erler, kılıcının yüzünden sana kul oldular; kadınlar bulutsuz bir aya benzeyen yüzüne köle kesildiler.
     Bizim yanımızda konakla da devlet ve ikbale erişelim. Canımız, senin visalinle yüzlerce defa tazelensin.
     Ben de senin kulunum, ülkem ve saltanatım da. Ey bunca ülkeye, bunca saltanata tenezzül etmeyen!
     Böyle bir hayli hikmetler söyledi. İmriülkays öylece susup duruyordu. Birdenbire sırrının yüzündeki örtüyü kaldırdı.

3995. Kulağına eğilip aşk ve derde ait ne söylediyse söyledi. Kendi gibi onu da baştan çıkardı.
     Tebük padişahı da onun elini tuttu, onunla dost oldu. O da onun gibi tahttan, kemerden bezdi.
     Bu iki padişah, uzak, uzak ülkelerin yolunu tuttular. Aşk, zaten bu suçu bir kere yapmamıştır ki.
     Aşk, büyüklere baldır, çocuklara süt. O, her gemiye yüklenen ve geminin ağırlığından fazla olduğu için batmasına sebep olan son yüktür.
     Bu ikisinden başka daha nice sayısız padişahları aşk, saltanatlarından, ülkelerinden etmiştir.

4000. Bu üç şehzadenin canı da Çin ülkesinin etrafında kuşlar gibi tane devşirmeye başladı.
     Ağızlarını açıp sırlarını söylemeye kudretleri yoktu. Çünkü içlerindeki sır, pek mühim ve pek tehlikeli bir sırdı.
     O anda yüz binlerce baş bir pulaydı. Kızgın aşk, okunu yayına koymuş, yayını kurmuştu.
     Aşkın, hoşnutluk zamanında, kızgın değilken bile her an öyle zalim bir huyu vardır ki...
     Bu hoşnut olduğu zamanda böyle.  Artık kızgın olunca neler yapmaz? Ben ne söyleyeyim?

4005. Fakat can yaylası, bu aşkın öldürdüğü, bu aşk kılıcının kestiği aslana feda olsun!
     Bu çeşit öldürülme binlerce hayattan iyidir. Saltanatlar bile böyle kulluğa kurban olsun!
     Şehzadeler,  yüzlerce korkuyla, yüzlerce çekinmeyle sırlarını kinaye yollu hafif, hafif birbirlerine söylüyorlardı.
     Sırlara Tanrı’dan başka mahrem yoktur. Ah’a ancak gökyüzü hemdemdir.
    
Birbirlerine bir şey bildirirken aralarında kendilerine ait ıstılahlar vardı.

4010. Alelade halk da bu kuşdilinin bir kısmını bellemiştir de şatafatlar satmışlar, ululuklar etmeye kalkışmışlardır.
     Fakat onların sözü, kuşların seslerinin suretinden ibarettir. Ham kişi kuşların ahvalinden gafildir.
     Nerede bir Süleyman ki kuşdilini anlasın. Şeytan da saltanat sürer ama Süleyman değildir ki.
     Şeytan, Süleyman’a benzer, tahta oturur, hile bilgisi vardır, fakat “ Biz ona kuşdilini öğrettik” sırrına mazhar değildir ki.
     Süleyman, Tanrı’dan muştuluklara nail olmuştu da bu yüzden “ Biz ona kuşdili öğrettik” sırrına erişmişti.

4015. Sen “ Min ledün” kuşlarını görmemişsin. Artık o hava kuşlarına bak da onlardan anla.
     Simurgların yeri, Kaf dağıdır. Her hayal oraya el atamaz.
     Ancak o birleşmeyi gören hayal, o makamı görür. Gördükten sonra da yine araya ayrılık düşer.
     Fakat işi tamamıyla kesen ayrılık değildir bu. Bu iş, bu makam her türlü ayrılıktan emindir.
     Ruha mensup olan o kalıbın baki kalması için güneş, bir an kendisini kardan çeker.

4020. Sen onlardan kendi canın için bir düzenlik ara; onların sözlerinden ıstılah çalmaya kalkışma.
     Zeliha’ da çöreotundan öd ağacına kadar her şeyin adını Yusuf takmıştı.
     Onun adını gizli bir surette yazmış, mahremlerine o sırrı bildirmişti.
     Mum, ateşten yumuşadı dese bu söz, o sevgili bize alıştı, sevdalandı demekti.
     Ay doğdu, bakın dese, yahut söğüt ağacı yeşerdi diye bir söz söylese...

4025. Yapraklar ne güzel oynamakta; çöreotu ne hoş yanıyor…
    Gül, bülbülle sırrını söyledi; padişah, sevgilisine sır söyledi…
    Bahtımız ne de kutlu; yaygıları döşeyin…
    Saka su getirdi; güneş doğdu…
    Dün gece bir tencere kaynattılar; içindekiler güzelce pişti, helmelendi…

4030. Ekmekler tuzsuz; felek, aksine dönmede…
    Başım ağrıyor; başımın ağrısı geçti gibi bir şey söylese hep başka şey kastederdi.
    Birini övse onu över, birinden şikayetlense onun ayrılığını anlatmış olurdu.
    Yüz binlerce ad söylese maksadı, dileği hep Yusuf’tu.
    Acıkırsa onun adını söylerdi. Tok olursa onunla duyar, onun kadehinden sarhoş olurdu.

4035. Susuzluğu onun adıyla geçerdi. Batıni şerbeti onun adıydı.
    Derdi oldu mu onun yüce adıyla derhal derdi yatışırdı.
    Hatta kış vakti sevgilisinin adı ona kürk kesilirdi. Sevda aleminde sevgilisinin adı bu işi işler işte.
    Aşağılık kişiler de her an o temiz adı anar ama bu tesir görülmez; çünkü onlarda aşk yoktur.
    İsa, onun adıyla mucizeler yaptı. Ne mucize gördüyse onun adıyla gösterdi.

4040. Bir can, Hakk’a ulaştı mı onun zikri, bunun zikridir; bunun zikri onun zikri.
    Böyle can kendinden boşalır, sevgilisinin aşkıyla dolar. Testide ne varsa dışına o sızar.
    Gülme, vuslat safranının kokusunu verir, ağlama, uzaklık soğanının kokusunu.
    Halbuki bunların her birinin gönlünde yüzlerce murat var. Bu, aşk ve sevgi mezhebi değildir.
    Gündüze nasıl güneş lazımsa aşka da sevgili lazım. Güneş o yüze nikap gibidir.

4045. Nikapla sevgilinin yüzünü fark edemeyen, güneşe tapar. Ondan el çek.
    Aşıkın günü de odur, rızkı da. Aşıkın gönlü de odur, gönlünün yanışı da.
    Balıklara ekmek de sudur, su da. Elbise de sudur, ilaç da, uyku da.
    Aşık, çocuğa benzer. Memeden süt emer durur. O iki alemde de sütten başka bir şey bilmez.
    Fakat şu da var ki çocuk, sütü hem bilir, hem bilmez. Bu tarafta tedbirin yeri yoktur.

4050. Bu define bildiren kitap, açanı da açılanı da bulsun, define sahibine de, defineye de nail olsun diye ruhu hayretlere düşürmüştür.
     Ruh, bu yürüyüşte hayran olmaz. Hayret şöyle dursun defineyi bildiren kitabı elde eden ruh, deniz kesilir, sel ve ırmak değil.
     Bulduğunu buldu mu kendisi kaybolur. Bir sel gibi denize gark olur gider.
     Tohum yok oldu da ondan sonra bitti, incir haline geldi. "“Ben de sen ölmeyince altın vermedim ya” sözü budur işte.

Şehzadelerin Çin ülkesine varıp idare merkezi olan şehirde gizlenmeleri, bir hayli sabrettikten sonra büyük kardeşlerinin sabırsızlanarak “Ben gidiyorum, elveda size. Gidip kendimi padişaha tanıtacağım” demesi.

Ayağım, ya beni maksadıma ulaştırır.
Yahut oraya gönlüm gibi başımı da veririm.
Kardeşlerinin ona öğüt vermeleri, fakat fayda etmemesi.

Ey aşıkları kınayan, bırak onları,
Tanrı’nın azdırdığı bir taifeyi sen nasıl doğru yola sokabilirsin?

    Büyük kardeşleri dedi ki: Kardeşlerim beklemeden canım ağzıma geldi.

4055. artık bir şeye aldırış etmiyorum sabrım kalmadı. Bu sabır beni adeta ateşe attı.
     Sabretmeden takatim tak oldu. Başıma gelen şey aşıklara ibret kesildi.

     Ayrılık yüzünden canıma doydum. Ayrılıkta yaşamak, münafıklıktır.
     Ayrılığın derdi, niceye bir beni öldürecek? Kes başımı da aşk, bana bir baş bağışlasın.
     Dinim, aşkla yaşamaktır. Bu canla, bu başla diri kalmak, bunlarla yaşamak benim için ayıptır, ardır.

4060. Kılıç aşıkın canından tozu, toprağı siler süpürür. Çünkü kılıç, suçları kökünden mahveder.
     Ey güzel ömürlerdir  “Hayatım ölümümdedir” diye aşkının davulunu dövüp durmaktayım.
     Beden tozu kalktı mı ayım parlar. Can ayım, saf bir hava bulur.
     Can, su kuşu olduğunu dava etmede. Artık bela tufanından feryat eder mi hiç?
     Gemi parçalanmış, kaza ne gam? Onun gemisi, suya ayak basıvermektir.

4065. Canım ve bedenim, bu dava ile dirildi. Artık ben bu davadan nasıl vazgeçer, nasıl sukut edebilirim?
     Rüya görürüm ama uykuda değil. Dava edip duruyorum ama yalancı değilim.
     Yüz kere kellemi kessen mum gibiyim ben, daha ziyade aydınlanır, etrafı daha aydınlık bir hale getiririm.
     Ateş, önden, arttan bütün harmanı sarsa gece yolcularına ayın harmanı kafidir.
     Yusuf’u, kardeşlerinin hilesi, Yakub peygamberden gizledi.

4070. Onu hileyle gizlediler. Fakat gömlek, nihayet gammazlıkta bulundu.
     İki küçük kardeşi, büyük kardeşlerine öğütlerde bulundular. Dediler ki: Düşeceğin tehlikelerden bihaber olma.
     Kendine gel, yaralarımıza tuz ekme. Babayiğitlik taslayıp, yahut şüpheye düşüp bu zehri içmeye kalkışma.
     Her şeyden haberdar olan bir şeyhin tedbirine uymadıkça kalb gözün açık olmadığı halde nasıl yol gidebilirsin?
     Vay o kuşa ki kanadı bitmeden yücelere uçmaya kalkışır da tehlikeye düşer!

4075. İnsana kol kanat akıldır. Adamın aklı olmazsa kendisine başka bir aklı kılavuz etmesi gerektir.
     Ya üstün ol, ya üstünlüğü ara. Ya görüş sahibi ol, yahut bir görüş sahibi ara.
     Akıl anahtarı olmaksızın bu kapıyı açmaya kalkışmak beyhudedir, doğru değildir. Açılmaz.
     Heva ve heves yüzünden bütün bir alemi tuzağa tutulmuş gör. İlaç rengindeki yaralara karmış bil.
     Yılan, ölüm gibi göğsünün üstüne dayanıp ayağa kalkmış, ağzına da kuş avlamak için büyük bir yaprak almıştır.

4080. Otlar arasında o da bir ot gibi boy vermiştir. Kuş, onu bir dal sanır.
     Yemek için yaprağın üstüne oturdu mu yılanın ve ölümün ağzına düşer.
     Bir timsah, ağzını açar. Dişlerinin çevresinde uzun, uzun kurtlar vardır.
     Yediğinin artığından dişlerinin arasında kalanlar kurtlanır, dişlerinin çevresinde kurtlar peydahlanır.
     Kuşcağızlar, kurtları, o rızkı görüp o tabutu otlak sanırlar.

4085. Ağzı, ansızın kuşlarla doldu mu derhal nefesini çeker, ağzını kapar.
     Bu ekmeklerle, azıklarla dolu olan alemi, o timsahın açılmış ağzı bil.
     Ey rızık kazanan! Kurt ve yeyim derdine düşüp zaman timsahının hilesinden emin olma.
     Tilki, toprağın altına yayılır, toprağın üstünde de hileli tohumlar vardır.
     Nihayet bir karga gaflette bulunur, oraya gelir konar. O hilebaz da derhal onun ayağını yakalayıverir.

4090. Hayvanlar da yüz binlerce hile varken artık hayvanlardan daha üstün olanda ne hileler bulunur?
     Zeynel-abidin gibi elinde bir Kuran, fakat yeninde kahredici bir hançer!
     Sana gelerek efendim der. Fakat gönlünde büyülerle, hilelerle dolu bir
Babil var.
     Öldürücü zehirin görünüşü baldır, süttür. Kendine gel de haberdar bir pirin sohbeti olmadıkça yürüme.
     Heva ve heves lezzetlerinin hepsi hiledir, riyadır. Her lezzet , etrafı karanlıklarla çevrilmiş şimşek ışığına benzer.

4095. Derhal gelip geçen şimşek nuru, yalan ve geçici bir şeydir. Çevresinde karanlıklar var, yolunsa uzaktır senin.
    Onun ışığıyla ne bir kitap okuyabilirsin, ne bir konağa at sürebilirsin.
    Yalnız şimşek ışığına kapıldığının suçu olarak doğu nurları senden yüz çevirir.
    Kılavuz olmadıkça şimşek ışığı, seni geceleyin mil, mil karanlık bir çukura çeker.
    Gah, dağa düşersin, gah dereye. Gah bu yana düşersin, gah o yana.

4100. Ey mevki arayan, zaten sen kılavuzu görmezsin. Hatta görsen bile ondan yüz çevirirsin.
     Ben bu yolda altmış mil yol yürüdüğüm halde bu kılavuz, hala bana sapık diyor.
     Bu şaşılacak adamın sözüne kulak asarsam yola yeni baştan başlamam lazım.
     Halbuki ben bu yolda ömrümü harcettim. Ne olursa olsun artık, git oradan dersin.
     Evet, yol yürüdüm ama şimşeğe benzeyen zannınca. O aştığın yolun onda birini doğuya benzeyen vahyin izine uy da yürü.

4105. “Zan, doğruyu bilmez” ayetini okuduğun halde öyle bir şimşeğe uydun da doğudan kaldın ha.
     A köhne adam, ya bizim gemimize gir, yahut o gemiyi bizim gemiye bağla.
     Fakat bu söz söylenince duyan der ki: Bu ululuğu nasıl bırakayım, kör gibi sana uyup nasıl gideyim?
     Körün kılavuzla gitmesi elbette daha iyidir. Çünkü bundan insana bir ayıp gelirse, öbüründen yüz ayıp gelir.
     Pireden adeta akrebe kaçmada, bir ıslaklıktan kaçıp denize dalmadasın sen.

4110. Babanın cefalarından kaçıp oğlancıların, kötülüklerin, pisliklerin arasına kaçıyorsun.
     Yusuf gibi bir iç sıkıntısı yüzünden gezelim, oynayalım deyip gidiyor, bir kuyuya düşüyorsun.
     Bu gezinti yüzünden onun gibi kuyuya düşüyorsun ama nerede onun gibi sana da yar olacak Tanrı inayeti?
     Yusuf, o gezintiye babasından izin almadan gitseydi mahşere kadar kuyudan çıkamazdı.
     Babası, gönlü olsun diye ona izin verdi. Dedi ki: Mademki gönlün gezmeye akmada. Hadi hayra karşı.

4115. Hangi kör olursa olsun bir Mesih’ten baş çekerse o çıfıtçasına doğru yoldan kalır.
     Görse de gözünün ışıklanması mümkündür. Fakat bu çekinmesi yüzünden büsbütün körleşip kaldı.
      İsa ona, gel der, bana sarıl. Ey kör, o yüce sürme bendedir.
      Körsen bile benim mucizemle aydınlığa ulaşır, can Yusuf’unun gömleğine nail olursun.
      Sana o sınıklıktan sonra gelen ululukta devlet vardır. O devlet sana yol gösterir.

4120. Eli ayağı olmayan devleti terk et a kart eşek, terk et!
      Pirden başka üstat ve başbuğ olmasın. Fakat yaş bakımından pir değil, doğru yol piri.
      Karanlığa tapan, pirin emri altına girdi mi aydınlığı görür.
      Şart, teslim olmaktan ibarettir, uzun işe girişmek değil. Sapıklıkta koşup yelmenin faydası yoktur.
      Ben bundan böyle esir yolunu aramam. Pir ararım, pir ararım, pir!

4125. Göklerin merdiveni pirdir. Ok, nereden fırlar, havalanır? Yaydan.
     O ağır gövdeli Nemrut, İbrahim’in yüzünden gerkes kuşiyle beraber göklere sefer etmedi mi?
     Bir hayli yücelere çıktı ama herkes bu gökten yukarıya çıkamaz ki.
     İbrahim ona dedi ki: Ey yolcu er, adamın ben olursam, bana uyarsan, bu sana daha iyidir.
     Yücelere çıkmak için beni merdiven edinirsen uçmaksızın gökyüzüne çıkarsın.

4130. Hani gönlün, ekmeksiz, azıksız şimşek gibi batıdan ta doğuya dek gidişi gibi.
     Hani gün battıktan sonra insanların duygularının geceleyin uykuda şehirleri gezip tozduğu gibi.
     Hani arifin oturup durduğu halde gizli bir yoldan yüzlerce aleme gittiği gibi.
     Böyle gidiş mümkün değilse o ilden gelen bu haberler, kimden geliyor öyleyse?
     Bu haberlerde, bu dosdoğru rivayetlerde yüz binlerce pir ittifak etmiştir.

4135. Bu kaynaklarda, öyle zanla kurulmuş bilgilerde olduğu gibi türlü, türlü değil, bir tane bile aykırı şey yoktur.
     O arayış, karanlık gecede kıble arayışına benzer. Buysa öyle bir haldir ki gün ortası, Kabe de işte orada durup durmada.
     Kalk ey Nemrut, adamları kanat edin. Bu gerkesler, sana merdiven olamaz.
     Ey zayıf adam, cüzi akıl gerkese benzer. O daima leş yer de öyle uçar.
    Abdal’ların aklıysa Cebrail’in kanadı gibidir. Mil ,mil yol alır ta sidre gölgesine uçar.

4140. Ben padişahın doğanıyım. Güzelim, izim kutlu. Ben leşe aldırış bile etmem, gerkes değilim ben.
    Gergesi bırak, senin adamın ben olayım. Benim bir kanadım yüzlerce gerkesten iyidir.
    Niceye bir körce at koşturup duracaksın? Sanat için de usta gerek, kazanç için de.
    Kendini Çin ülkesinde rezil etme. Bir akıllı er, ara, ondan ayrılma.
    O zamanın Eflatunu ne derse ona uy. Kendine gel, heva ve hevesi bırak, onun dileğince hareket et.

4145. Çin ülkesinde herkes inanarak ve kuvvetle padişahımız, anadan doğmamıştır;
    Onun hiçbir oğlu yoktur. Hatta bir kadını bile kendisine yaklaştırmamıştır der.
    Padişahlar hakkında oğlu, kızı vardır diyen, boynunu keskin kılıca eş etmiştir.
    Padişahsa madem ki der; bu sözü söyledin, karım olduğunu ispat et;
    Kızım olduğunu ispat ettin mi keskin kılıcımdan emin olursun.

4150. Yahut da şüphe etme ki senin boynunu keserim. Canından hırkanı çeker çıkarırım!
    Ey yalan dolu sözler söyleyen! Sen hiçbir suretle başını kılıçtan kurtaramazsın.
    Ey bilgisizlikten batıl sözler söyleyip duran! Kesik başlarla dolu olan hendeği gör.
    Bu gürültü yüzünden dibinden ta ağzına kadar kesik başlarla doludur bu hendek.
    Bu başların sahipleri hep bu işe giriştiler; bu dava yüzünden başlarını verdiler.

4155. Kendine gel de ibret gözünü aç, bunları gör; böyle bir davaya girişmeye kalkma.
    Kardeş, sen bu işe giriştin ama ömrümüzü bize zehir edeceksin.
    Birisi, körlükle ve bilmeden yüzyıl yürürse o aştığı yol, yoldan sayılmaz.
    Silahsız savaşa gitme. Korkusuzlar gibi tehlikeye atılma.
    Kardeşleri, bu sözler söylediler ama o sabırsız şehzade dedi ki: Bana bu sözlerden nefret geliyor.

4160. Göğüs ateşle dolu bir mangala benziyor. Ekin kemale geldi artık orak zamanı.
    Gönülde bir sabır vardı, şimdi o da kalmadı. Sabrın yerine aşk gelip oturdu.
    Aşkın doğduğu gece sabrım öldü. O ölüp gitti. Tanrı sizlere ömür versin.
    Ey söz söyleyen! Ben söz söylemeden de geçtim, dinlemeden de. Artık soğuk demir döğmeye kalkışma.
    Hey gidi hey… Ben, baş aşağı gelmişim, ayağımı bırak benim. Nerde benim bedenimin cüzlerinde bir akıllı fikir?

4165. Ben deveyim, gücüm yettikçe yük çekerim. Düştüm mü kesilmem daha yeğ.
     Kesik başlarla dolu yüzlerce hendek olsa benim derdime karşı ancak bir eğlencedir bu.
     Artık ben heva ve heves davulunu korkumdan kilim altında çalmayacağım.
     Ben artık sahraya bayrak dikeceğim. Ya başımı vereceğim, ya sevgiliyi göreceğim.
     O şarabı içmeye layık olmayan boğazın kılıçlarla, hançerlerle kesilmesi daha iyi.

4170. Onun vuslatıyla aydınlanmayan gözün, ağarması kör olması daha yeğ.
     Onun sırrına mahrem olmayan kulağı kökünden kopar. O başta hoş görünmez.
     O cömertliğe sahip olmayan elin kasap satırıyla kırılması daha hoş.
     Onun yürüyüşüne can vermeyen, onun nerkis bahçesine canla başla gitmeyen ayak yok mu?
     O çeşit ayağın bukağıya vurulması daha doğrudur. O çeşit ayak nihayet başa dert olur.

Dileğinin Tanrı tarafından kendi vehminde bile olmayan başka bir taraftan ve başka bir iş yüzünden verileceğini bilse bile bir iş için çalışıp çabalayan kişinin yine bütün vehmi ve ümidi, o muayyen yola bağlıdır; o kapının halkasını çalar durur. Fakat ulu Tanrı, o rızkı hiç düşünmediği bir başka kapıdan da verebilir. “Kulu hesaplamadığı yerden rızıklandırır” “Kul tedbirde bulunur, Tanrı takdir eder.” Olabilir ki kul, bir kulluk vehmine düşer, der ki: Ben bu kapının halkasını vuruyorum ama Tanrı, dileğimi başka bir kapıdan da verebilir. Ulu Tanrı, onu bu kapıdan da rızıklandırır, başka kapıdan da. Hasılı bütün bu kapılar, bir konağın kapılarıdır.

4175. Ya bu yolda muradıma erişirim, yahut doğan gibi o yoldan döner yine yurduma gelirim.
     Belki muradıma erişmem sefere bağlıdır. Seferde bulamaz isem belki de oturduğum yerde bulurum.
     Sevgiliyi öyle bir arayayım ki onu aramaya lüzum olmadığını bilinceye kadar bu aramadan vazgeçmeyeyim.
     Zamanenin çevresinde dönüp dolaşmadıkça o beraberlik, kulağıma girer mi
benim?
     Uzun ve uzak yerlere düşmeden bu beraberlik sırrını nasıl anlayabilirim?

4180. Tanrı, kullarıyla beraber olduğunu anlattı, sonra da bu sırrı gönlün aksetsin, bununla kanaat etmesin, bu sırrı araştırsın diye gönülü mühürledi.
    Gönül seferlere düştü yollar aştı… Ondan sonra gönüldeki mührü açtı.
    Hesaptaki iki yanlış gibi hani. O iki yanlıştan sonra hesap aydınlanır, doğrulur ya, tıpkı onun gibi.
    Fakat seferden sonra der ki: Bu beraberliği bilseydim hiç onu arar mıydım?
    İyi ama onu anlamak sefere bağlıdır. O anlayış keskin fikirlerle elde edilmez ki.

4185. Hani Şeyh’in borcunun verilmesi de o çocuğun ağlamasına bağlıydı ya.
    Helvacı çocuk, zarı, zarı ağladı da o ulular Şeyhinin borcunu ödediler.
    Bu manevi hikaye, bundan önce “Mesnevi” içinde söylendi.
    Ondan başka bir yerden tamah etmeyesin diye bir yerden gönlüne bir korkudur düşer.
     Fakat bu tamaha bir başka fayda verir; o muradın başka bir kimseden meydana gelir.

4190. Ey bir yere sıkıca bağlanan, maksadını oradan uman, o yüce ağaçtan meyve elde edeyim diyen!
    O maksadın, oradan olmaz da Tanrı onu başka bir yerden verir.
    Peki… O şeyi sana umduğun taraftan vermeyecekti de neden o tamahı sana verdi?
    Gönlüne bir hayret gelsin diye; bir hikmet bir kudret göstermek için.
    Ey fayda dileyen! Muradım acaba nereden meydana gelecek diye gönlün hayran olsun diye.

4195. Bu suretle kendi aczini, bilgisizliğini bilirsin de gayba olan inanın büsbütün fazlalaşır.
    Gönlüm de menfaat gelecek yerde hayrete düşer. Acaba bu tamahtan bu ümitten ne hasıl olacak dersin.
    Terzilikten rızık umarsın, sağ oldukça terzilikle geçinir giderim dersin.
    Derken rızkın kuyumculuktan meydana geliverir. Halbuki o vehmine bile gelmemişti senin.
    Peki, o rızık oradan meydana gelmeyecekti de terziliğe tamahın nedendi?

4200. Tanrı bilgisindeki eşsiz, örneksiz bir hikmet yüzündendi. Tanrı, onu ezelde öyle yazmıştı.