Hoşgeldiniz sayın ziyaretçimiz. Bugün 22 Eylül 2017.
E-Posta : Parola :
 

“ Gözlerinizi sımsıkı yumun” emrini duydun da yine ayağını doğru atmadın.
   Söz söylemem, mânasız çan çan etmem, ağzından anlayışını alıp götürür. Kulak kuma benzer, anlayışını içiverir!
   Öbür deliklerinden de aynı bunun gibidir… o gizli anlayış suyunu çeker, emer.
   Denizden bile, yerine koymamak şartıyla su alsan nihayet o denizi kurutur, çöl haline getirirsin.

2105. Neyleyim ki vakit yok… yoksa denizden giden sular, o suların yerine karşılık olan suların ne çeşit ve neden geldiğini söylerdim;
   Denizin suları harcandıktan sonra karşılık olarak yerine gelen suları anlatırdım.
   Yüz binlerce canlı mahlûk, denizden su içmekte… bulutlarda ondan su alıyorlar.
   Sonra yine deniz, onların karşılığını almakta… nereden alıyor? Bunu akıl ve fikir sahibi olanlar bilir.
   Bu kitap da birçok hikâyelere başlayıverdik… fakat onlar noksan kaldı.

2110. Ey Hak ziyası cömert Husameddin, feleklerle unsurlar, senin gibi bir padişah doğurmamıştır.
   Sen, cana da nadir gelirsin, gönüle de. Senin kudumuna karşı bir şey yapamadığından can da mahçuptur, gönül de!
   Geçmiş kavimleri ne kadar methettim, fakat bütün bunlardan maksadım sensin.
   Dua, çıktığı evi bilir, sen kimin adını anarsan an, kimi översen öv!
   Övüşleri namahrem olanlardan gizlemek için Tanrı bile hikâyeler söylemekte, misaller getirmektedir.

2115. O medihler de sana karşı hiçtir, onlar da senden utanıyorlar ama yoksul, elinden ne gelebilirse armağan olarak onu sunar, Tanrı, bu armağanı da kabul eder.
   Tanrı, âciz kişinin aczini hoş görür. Körün gözlerindeki iki katra yaşı da kabul eder. Zaten körün gözünde bu iki katradan başka ne bulunabilir ki?
   Ben o güzelim adı pek kısa bir tarzda övdüm; bunu kuş da biliyor, balık da!
   Sebebi de şu: Hasetçiler, kıskanıp haset ederek ah etmesinler, hayalini dişleriyle dişlemesinler!
   Ama zaten hasetçi, onun hayalini nereden bulacak? Hiç fare deliğinde dudu kuşu oturur mu?

2120. O hasetçinin gördüğü hayal, onun hayali değildir ki… O hilâl değil, onun kendi kaşının kılı!
   Ben seni beş duyguyla yedi kat göğe sığmayacak bir şekilde öveceğim. Şimdi yaz bakalım: Dekukî ileri geçip imam oldu.

                   
Dekukî’nin ileri geçip onlara imam olması

   Tahiyatta, salih kişilere selâm verilirken bütün peygamberler methedilmiş olur; hepsinin methi, birbiriyle yoğururlar.
   Medihler, birbirine karışır, âdeta testilerdeki sular, bir leğene dökülür.
   Çünkü övülen, bir kişiden daha fazla değildir ki. Bundan dolayı dinler,mezhepler, ancak tek bir mezhepten ibarettir.

2125. Bil ki her övüş, Tanrı nuruna varır, ulaşır; suretlerle şahısları övüşse âriyettir.
   Müstahak olmayanı kim metheder ki? Fakat bilmeyenler, şunu bunu methediyor sanırlar da yol azıtırlar.
   Bu, şuna benzer: bir duvara herhangi bir nurdur vurur. Duvar o nurun aksetmesine bir vasıtadır.
   Fakat ayın aksi aslına ulaştı mı, yol azıtan kişi ayı kaybeder, övüşü terk eder.
   Yahut da ay, bir kuyuya akseder, adam da bu aksi görür, başını kuyuya uzatır, bakar durur.

2130. Methe başlarsa hakikatte ayı metheder, isterse bilgisizlikle ayın aksine yüz tutmuş olsun.
   Övüşü aya aittir, ayın aksine ait değil. Fakat birisi, Hakk’ı övmez de mahlûku överse yanlış bir iş yapmış olur ki bu, küfürdür.
   Bu işi yapan kötülükten yolunu kaybetmiştir. Ay, gökyüzündeyken o, aşağıda sanmıştır.
   Halk bu put gibi güzellere kapılıp perişan olur; şehvete uyup onlara dokunan pişman olur.
   Çünkü bir hayale şehvetlenirler, hakikatten çok uzakta kalırlar.

2135. Hayale meylin yok mu? Senin için bir kanada benzer. O kanatla uçar, hakikatte yükselirsin.
   Fakat şehvete uydun mu kanadın dökülür, topal kalırsın, o hayal de senden kaçar gider.
   Kanadını koru, şehvete kapılma da meyil kanadın seni cennetlere yüceltsin.
   Halk kendilerini güzel yaşıyoruz, zevk ve işrette bulunuyoruz sanır ama onlar, bir hayal uğruna kendi kanatlarını kendileri yolarlar.
   Bu nükteyi başka bir yerde anlatmak borcum olsun… şimdi bana mühlet ver, halim yok, susayım.

                          
O kavmin Dekukî’ye uyması

2140. Dekukî, namaz kıldırmak üzere onların önüne geçti, o kadar birleştiler, o kadar kaynaştılar ki sanki onlar atlas bir kumaştı, Dekukî de o kumaşın sırması, süsü!
   O padişahlar, saf olup o ünlü imama uydular.
   Tekbir getirince kurbanlık koç gibi âlemden çıktılar.
   Ey ulu tekbirin mânası şudur: Yarabbi, huzurunda kurbanız.
   Koyun keserken “ Allahu ekber-Tanrı uludur” dersin ya o geberesi nefsi keserken de bu söz söylenir.
   *Allahu ekber de de o şom nefsin başını kes… kes de can, mahvolmaktan kurtulsun.

2145. Ten İsmail’e benzer, can Halil’e, can bu semiz bedeni yaptırdı da tekbir getirdi mi,
   Ten kesilir, şehvetlerden hırslardan kurtulur, besmeleyle kesilmiş temiz bir kurban haline gelir.
   Kıyamette olduğu gibi Hak huzurunda saf kurulur, hesaba, Tanrı ile konuşup görüşmeye girişilir.
   Tanrı huzurunda, gözyaşları dökerek ayakta durmak, kıyamet gününde kabirden kalkıp mahşer yerinde dikilmeye benzer.
   Hak, “ Sana bunca zamandır mühlet verdim, bana ne getirdin?

2150. Ömrünü neyle bitirdin, verdiğim gıdayı, ihsan ettiğim kuvveti ne uğruna mahvettin,
   Gözünün nurunu nerelerde tükettin, beş duygunu nerelerde yıprattın?
   Gözünü, kulağını, aklını, arşa ait bütün cevherlerini harcadın… ferş âleminden bunlara karşılık ne satın aldın?
   Sana kazma ve bel gibi el ve ayak verdim. Onları sana bizzat ben bağışlamıştım, ne yaptın onları?” der.
   Hak’tan buna benzer seni dertlere uğratan yüz binlerce haberler gelir.

2155. Kıyamdayken kula gelen bu haberlerden kul utanır, iki büklüm olur, rükûa varır.
   Utanmadan ayakta durmaya kudreti kalmaz, rükûda Tanrı’yı tespih eder.
   Tanrı’dan “ Başını kaldır, rükûdan kıyama dön de Tanrı’nın sorgularına birer birer cevap ver” fermanı gelir.
   O utanan kul, rükûdan başını kaldırır. Fakat olgun bir iş yapamamış olduğundan bu sefer yüzüstü düşer.
   Yine emir gelir: “ Başını kaldır, secdeden kalk da yaptıklarından haber ver!”

2160. Tekrar utana utana başını kaldırır ama yine yılan gibi yüzüstü düşüverir!
   Tanrı, tekrar “ Başını kaldır da şöyle. Kıldan kıla yaptıklarını araştırmak istiyorum” der.
   Artık ayakta durmaya kuvveti kalmadığından, Tanrı’nın heybetli hitabı, canına tesir etmiş olduğundan,
   O ağır yükün altında, yere oturur. Tanrı “ Söyle bana…  
   Sana nimet verdim, nasıl şükrettin? Sermaye verdim, hadi, göster kazandığını!” der.

2165. Kul, sağ yanına dönüp peygamberlere, o ululara selâm verir;
   “ Padişahlar, bu kötü kişiye şefaat edin… ayağım da balçıkta kaldı, kilimim de” der.

     
Namazda sağ tarafa selâm vermek, kıyamette Tanrı’nın hesaba
   çekmesinden korkarak peygamberlerden yardım dilemeye, onlardan
                                        şefaat istemeye işarettir


   Peygamberler, “ Çareye başvuracak gün geçti.O, orada yapılacak bir şeydi, elde alet oradaydı, orada kaldı!
   A bahtsız kişi, git oradan, sen vakitsiz öten bir horozsun. Bırak bizi, kanımıza bulaşma!” derler.
   Bunun üzerine sol tarafa baş çevirir, hısımından akrabasından yardım ister. Onlar da “ Sus!”

2170. Tanrı’ya kendin cevap ver. Bizi kim oluyoruz ki? Bizden el çek!” derler.
   Ne bu yandan bir çare olur, ne o yandan. O biçarenin canı da yüz parça olur!
   Herkesten ümidini keser de ellerini açar, duaya başlar:
   Yarabbi, herkesten ümidim kesildi. Evvel de sensin, âhir de sen; senden başka önü, sonu olmayan yok, diye niyaza koyulur.
   Namazdaki bu hoş işaretleri gör de bunun eninde sonunda böyle olacağını bil!

2175. Namaz yumurtasından civcivi çıkara gör, yerden tane toplayan yolsuz yordamsız kuş gibi yere başvurup durma!

     
Dekukî’nin namazdayken garkolmak üzere bulunan bir gemideki
                                       halkın feryadını duyması

   Dekukî, o kıyıda namaz kıldırmak üzere imam oldu,
   Onlar da arkasında saf olup namaza durdular.
   İşte güzelim bir cemaat, işte seçilmiş bir imam!
   Namazdayken denizden “ İmdat!” seslerini duydu. Ansızın gözüne bir gemi ilişti.
   Gemi, dalgalar arasına düşmüş, belâlara uğramış, perişan bir hale gelmişti.

2180. Hem gece, hem bulutlu bir hava, hem de dalga. Bu üç karanlık bir yandan, batma korkusu bir yandan…  
   Fırtına Azrail gibi saldırıyor, dalgalar sağdan soldan hücum edip duruyordu.
   Gemidekiler, korkudan canlarından olmuşlar gibi feryatlarını göklere çıkarıyorlardı.
   Bağrışıp çağrışıyorlar, başlarını dövüyorlardı. Kâfir ve mülhit… hepsi de imana gelmişti.
   Yüzlerce niyazlarda bulunarak candan ahitler ediyorlar, adaklar adıyorlardı.

2185. Karmakarışık işlere dalmış, yüzleri bir an olsun kıbleye dönmemiş olanlar bile baş açık secdeye kapanmışlardı.
   Halbuki evvelce onlar, bu kulluğun faydası yok diyorlardı. Fakat o anda kullukta yüzlerce hayat görüyorlardı.
   Dostlardan, dayıdan, amcadan, babadan, anadan, herkesten ümitlerini kesmişlerdi.
   Kötü kişinin can verirken Tanrı’dan korkması gibi zâhit de Tanrı’dan korkuyordu, fâsik da!
   Ne sollarından bir ümit vardı, ne sağlarından. Hileler öldü, bitti mi dua zamanı gelir!

2190. Onlar da ağlayıp inleyerek duaya koyulmuşlardı, gemiden gökyüzüne kadar bir duman yükselmişti.
   Şeytan ise o sırada düşmanlığından her birinin karşısına dikilip “ A köpeğe tapanlar, işte size iki illet!
   A münkir, münafıklar, hem korkun, hem geberin. Nihayet bu olacaktı zaten.
   Kurtulunca yine gözleriniz kurur, yine şehvet için yaratılmış birer şeytan kesilirsiniz.
   Tanrı’nın sizi kazadan kurtarmak üzere elinizden tuttuğu, sizi tehlikeden kurtardığı gün, hatırınıza bile gelmez” diye bağırmaktaydı.

2195. Şeytan böyle söylüyordu ama can kulağı ile duyanlardan başkası bu sözü duymuyordu ki!
   Mustafa, o kutup, o padişahlar padişahı, o temizlik denizi bize ne doğru buyurmuştur:
   “ Cahilin sonunda göreceği şeyi akıllılar önce görür.”
   İşlerin sonu ilk zamanlarda gizlidir ama akıllı, âkıbeti önce görür; günaha dalıp ısrar edense meydana çıkınca!
   Her şeyin sonu, önden belli olmaz, gizlidir. Fakat meydana çıkınca akıllı da görür, cahil de!

2200. Mademki ayıbı görmüyorsun, bari ihtiyatı elden bırakma, sele verme behey inatçı!
   İhtiyat nedir? Her an ansızın gelebilecek bir belâyı görmek!

                          
İhtiyatlı adamın düşünceleri

   Hani ansızın bir aslan çıkagelir de adamı kapıp ormanlığa götürür ya…
   O adam, aslan tarafından götürülürken ne düşünürse sen de ey din üstadı, onu düşün!
   Kaza ve kader aslanı, bir işle güçle meşgulken bizim canımızı alır, ormanlara götürüverir.

2205. Bu da şuna benzer: Halk, yoksulluktan korkar, ama boğazlarına kadar acı suya batarlar.
   O yoksulluğu yaratandan korksalardı onlara yeryüzünde defineler aşikâr olurdu.
   Hepside gam korkusuyla gamın içine batmışlar, varlık kaygısıyla yokluğa düşmüşlerdir!

          
Dekukî’nin şefaat etmesi ve geminin kurtulmasına duası

   Dekukî o kıyameti görünce merhameti coştu, gözyaşları akmaya başladı.
   Yarabbi, dedi, onların yaptıklarına bakma, ey lûtuf sahibi padişah, ellerini tut, imdatlarına yetiş.

2210. Ey eli denize de yetişen, karaya da. Onları sağlıkla, selâmetle kıyıya çıkar.
   Ey ebedî kerem merhamet sahibi, o kötü kişilerden bu kötülüğü defet!
   Bedava olarak insanlara yüzlerce göz, yüzlerce kulak veren, rüşvetsiz akıl, fikir ihsan eden Tanrı.
   Sen, biz hak etmeden lûtuflarda, ihsanlarda bulunursun. Nimetlerine karşı yaptığımız kâfirliklerle hatalarımızı hep görürsün.
   Ey ulu Tanrı, bizim şanımız ulu ulu günahlarda bulunmaktır. Fakat sen, bunları lûtfunla affetmeye kaadirsin.

2215. Biz, hırstan, şehvetten kendi kendimizi yaktık. Bu duayı da senden öğrendik Yarabbi.
   Bize duada bulunmak için müsaade etmen, dua öğretmen, böyle bir karanlığı aydınlatman hürmetine sen bunlara acı.
   İhtiyarsız bir surette şefkatli analar gibi dua edip duruyor.
   Gözlerinden yaşlar akıyordu. Kendisinde olmaksızın ettiği dua, gökyüzüne yüceltmekteydi.
   O ihtiyarsız dua, yok mu… bambaşka bir şeydir. O da, adamın kendisinden değildir, Tanrı’dandır. Tanrı ilhamıdır.

2220. O esnada insan, yok olur, o duada bulunan Tanrı’dır; dua da Tanrı’dandır, icabette.
   Arada vasıta olarak mahlûk yoktur. O niyazdan cismin de haberi yoktur, canın da.
   Lûtuf ve merhamet sahibi olan Tanrı kulları, işleri düzeltmekte Tanrı huyuna sahiptirler.
   Onlar, şiddet zamanı, sıkıntı vakti, rüşvet almaksızın mahlûkata acırlar yardımda bulunurlar.
   Ey belâlara uğramış adam, kendine gel de bunları ara… kendine gel de belâ vaktinde onların duasını ganimet bil!

2225. O Tanrı erinin duasıyla gemi kurtuldu. Gemidekilerse kendi gayretleriyle,
   Kendi ihtiyatlarıyla hünerler gösterip oku hedefe attılar, gemiyi kurtardılar zannındaydılar.
   Av esnasında tilkiyi ayakları kurtarır da mağrur tilki, kendisini kuyruğu kurtardı sanır.
   Canımızı pusudan bu kurtardı diye kuyruğu ile oynar, kuyruğunu sever!
   A tilki, ayağını taştan koru… a aç gözlü sersem, ayak olmasa kuyruk ne yapabilir ki?

2230. Biz de tilkilere benzeriz, bizi yüzlerce çeşit belâlardan kurtaran ayaklarımız, ulularımızdır.
   Derin hilelerimiz, kuyruğumuza benzer de biz onunla sağdan, soldan oynar, onunla oynaşır dururuz!
   İstidlâle yapışır, hileye koyulur, falan adam, feşman adam bize şaşsın kalsın diye kuyruğumuzu sallarız!
   Halkın hayran olmasını isteriz, hattâ tamah elimizi Tanrılığa bile uzatırız.
   Afsunlarla gönüller alalım deriz ama çukura düştüğümüzü görmeyiz.

2235. Behey kaltaban, çukura düşmüşsün, kuyudasın sen. Başkalarını bırak, kendine bak!
   Güzel hoş bir bahçeye var da ondan sonra halkın eteğini tut, çek!
   Ey dört unsurlu beş duyguya, altı cihete hapis olup kalmış adam, ne güzel yerin var, hadi, başkalarını da çek oraya!
   Ey eşeğe kul olan, ey eşeğin kuyruğunun altına lâyık olan, öpülecek bir yer buldunsa hadi bizi de götür!
   Sevgilinin kulluğu, sana el vermedikçe bu padişahlık meyli nereden geldi sana?

2240. Sen, halkın sana aferin, yaşa demesi halkın takdir etmesi havasındasın! Halbuki canının boynuna bir kiriştir bağlamışsın!
   Behey tilki, bu hile kuyruğunu bırak, gönlünü, gönül sahiplerine vakfet.
   Aslana sığınırsan kebabın azalmaz… murdar ölü etine pek koşma!
   Gönül, sen bir cüz’e benzersin, küllüne varır, ulaşırsan Tanrı’ya makbul olursun.
   Tanrı, “ Biz gönüle bakarız, su ve topraktan ibaret olan surete değil” diyor.

2245. Sen dersin ki bizim gönlümüz var. Öyle ama gönül arşın yücesindedir, aşağılıklarda değil!
   Kara toprakta da su olur ama o suyla aptes alamazsın ki!
   O da sudur, sudur ama toprakla karışık… gayri sakın gönlüne gönül deme.
   Göklerden yüce olan gönül, ya Abdal’ın gönlüdür, ya da Peygamberin.
   Su, topraktan arındı mı saf olur, artar, her işe yarar.

2250. Su topraktan arınınca denize kavuşur; zindandan kurtulur, denize katık olur.
   Bizim suyumuza, dikkat et de bak, toprakta hapsedilmiş. Ey rahmet denizi, sen de çek bizi!
   Fakat deniz, “ Ben, seni çekip duruyorum ama sen, ben iyi tatlı bir suyum demektesin.
   Senin lâfın, seni mahrum ediyor. O zannı bırak da bana gel” demektedir.
   Topraktaki su denize gitmek isterse de ayağını toprak tutmuştur, onu kendisine çekmektedir.

2255. Ayağını toprağın elinden kurtarırsa toprak, kupkuru bir hale gelir, o da hür kalır, başına buyruk olur!
   O toprağın suyu çekip mahvetmesi nedir? Senin halis şarapla mezeye düşkünlüğün!
   Böylece cihandaki her şehvet, ister mal olsun, ister mevki, ister ekmek…
   Bunların her biri seni sarhoş eder. Bunları bulmazsan başın ağrımaya başlar, sersemleşirsin.
   Bu gam sersemliği, bulamadığın şeyin seni sarhoş ettiğine delâlet eder.

2260. Bunların ihtiyaçtan fazlasına meyletme de, sana galebe etmesin, sana bey olmasın!
   Sen, ben de gönül sahibiyim, başkasına ihtiyacım yok, Tanrı’ya ulaştım diye baş çekersin ama,
   Bu halin, toprakla bulanık olan suyun, ben de suyum, neden başkasından yardım isteyecekmişim ki diye serkeşlik etmesine benzer.
   Bu bulaşık şeyi gönül sandın da gönlünü gönül sahiplerinden çektin.
   Süt, bal sevdasına düşen bu gönlün, gönül olmasını reva görür müsün, sen böyle.

2265. Sütün, balın güzelliği, gönlün onlara aksiyle hâsıl olur. Her güzele güzellik gönülden gelir.
   Şu halde gönül cevherdir, âlem araz. Gönlün gölgesi, nasıl olur da gönüle maksat olur?
   Mala, mevkiye âşık olan gönül, ya bu toprağa zebundur, ya kara suya!
   Yahut da karanlıklarda hayallere kapılmıştır, dedikodu için o hayallere tapıp durmaktadır!
   O nur denizinden başkası gönül olamaz. Gönül, hem Tanrı’nın nazargâhı olsun, hem kör… İmkân var mı buna?

2270. Yüz binlerce halkta, yüz binlerce ileri gelenlerde bulunan gönül değildir. Gönül, bir tek kişide olur. kişide O tek kişi hangisidir, hangisi?
   Sen, o kırık dökük, parça buçuk gönül kırpıntılarını bırak, asıl gönül ara da o kırık dökük gönül de onun sayesinde dağ kesilsin.
   Gönül, bu vücut ülkesini kaplamıştır, cömertliğinden altınlar saçıp durmaktadır.
   Âlemdekilere Tanrı selâmından selâmlar saçmaktadır.
   Kimin eteği sağlamsa, kimin eteği hazırsa o gönül saçısına nail olur.

2275. Senin eteğin de o niyazdır, o huzurdur. Kendine gel de kötülük taşlarını eteğine koyma.
   Koyma da o taşlar eteğini yırtmasın. Eteğin yırtılmasın sana asıl parayı uydurma paradan fark edesin.
   Sen, eteğini cihandaki taşlarla, çocuklar gibi altın ve gümüş farz edilen taşlarla doldurdun.
   Fakat hayali altın ve gümüş, hakiki altın ve gümüşe benzemez. Onlar, senin doğruluk eteğini yırttı, derdini artırdı.
   Akıl, el atıp da eteklerini tutmadıkça çocuklar, taşın taş olduğunu nasıl görürler?

2280. İnsan akılla bir olur; saçı sakalı ağarmakla değil. O talihe, o devlete ümit kılı sığmaz, o devlet ümit ile, rica ile bulunmaz!

  
O cemaatin, Dekukî’nin dua ve şefaatini hoş görmeyip uçması, gayp
 perdesi altında gizlenmesi Dekukî’ini, havaya mı çıktılar, yere mi geçtiler  
                                        diye şaşırıp kalması


   O gemi kurtuldu, murat hâsıl oldu, o cemaatin namazı da tamamlandı.
   Onlar, birbirleriyle fısıldaşmaya başladılar. “ Baba, bu aramızdaki herzevekil kim acaba” diyorlardı.
   Her biri, öbürüne gizlice söz söylüyordu. Dekukî’nin arkasında olduklarından görünmüyorlardı.
   Her biri, ben şimdiye kadar böyle bir duayı ne içimden geçirdim, ne dilime getirdim demekteydi.

2285. Birisi, “ Her halde bu işe karışan biz değiliz. Galiba imamımız derde düştü, üzerine lazım olmayan bir işe karıştı, münacatta bulundu” diyor;
   Öbürü” Canım dostum, bana da öyle geliyor.
   O bir boşboğazmış, canı sıkılınca Tanrı’nın dileğine itiraz etti galiba” diyordu.
   Dekukî, şöyle anlatır: Sonra bakayım, o kerem sahipleri ne diyorlar? dedim.
   Bir de baktım ki hiçbiri yerinde yok, hepsi de gitmiş.

2290. Ne solda adam var, ne sağda, ne yukarda kimse kalmış, ne aşağıda. Keskin gözüm, onların hiçbirini göremedi!
   Sanki inciymişler de erimişler, su olmuşlar. Ne ayak izleri kalmış, ne sahrada tozları var!
   Hepsi de Tanrı kubbelerine gizlenmişler. O cemaat, acaba hangi bahçeye gitti ki?
   Tanrı, bunları nasıl oldu da benim gözümden gizledi? Şaşırdım kaldım.
   Onlar, balıklar nasıl dereye dalar, kaybolursa Dekukî’nin gözünden öyle kayboldular. Öyle gizlendiler.

2295. Yıllarca onların hasretiyle yandı, ömürlerce iştiyaklarından gözyaşı döktü.
   Ama sen dersin ki Tanrı eri Tanrı’ya erişmişken nasıl olur da insanı anar?
   A adam, bu suale karşı ancak eşek kakılır kalır. Sen, onların can olduklarını görmedin, onları insan suretinde gördün.
   Ey hamhalat, işte iş bu yüzden harap oldu ya… onları, alelâde adamlara uydun da insan gördün!
   İblis de “ Ben ateşten yaratıldım, Âdem topraktan” dedi. İşte sen de onları, İblis’in Âdem’i gördüğü gibi gördün.

2300.O iblis gözünü bir an olsun yum; ne vakte kadar suret görüp duracaksın, ne vakte kadar, ne vakte kadar?
   Ey Dekukî, ırmak gibi yaşlar döken gözlerinle onları ara, gafil olma, ümidini kesme!
   Gafil olma, ara…ara ki devlet, aramaktadır. Gönüle gelen her ferah, bir sıkıntıya bağlıdır.
   Âlemin bütün işlerini bırak da canla başla üveyk kuşu gibi “ kû, kû – nerede, nerede” de!
   Ey perde altında kalan iyi dikkat et, Tanrı “ Dua edin, beni çağırın… size icabet edeyim” dedi, icabetin şartı bile duadır.

2305. Kimin gönlü illetlerden arınmışsa onun duası ululuk sahibi Tanrı’ya kadar varır, makbul olur.

  
Davud aleyhisselâm zamanında çalışmadan, eziyet çekmeden helâl
             rızık elde etmek isteyen kişi ve duasının kabul olması


   Hatırıma yine o hikâye geldi. O yoksul adam, gece gündüz feryat etmekte,
   Tanrı’dan eziyetsiz, zahmetsiz, çalışmadan kazanmadan helâl rızık istemekteydi.
   Bundan önce onun bazı hallerini söylemiştik. Fakat araya başka şeyler girdi, bu hikâye de öylece kaldı gitti.
   Şimdi onun hali neye vardı; Tanrı’nın lûtuf ve ihsan bulutundan hikmet yağmuru yağınca o yoksul ne oldu?

2310. Öküzün sahibi onu görüp “ Ey karanlıkta benim öküzümü aşıran, borçlusun bana sen.
   Neden benim öküzümü kestin be ahmak hilebaz, nerede insafın?” dedi.
   Adam, “ Ben Tanrı’dan rızık istiyor, kıbleyi niyazımla bezeyip duruyorum.
   Zamanlarca edip durduğum dua kabul edildi. O, benim rızkımdı, tutup kestim, işte sana cevap” dediyse de
   Öküz sahibi yakasına sarıldı, sabredemedi, yüzüne de birkaç sille vurdu.

 
Her iki düşmanın da Davud Peygamber aleyhisselâm’ın yanına gitmesi

2315. Çeke çeke Davud Peygamber’in yanına kadar götürdü. “ Gel bakalım zalim ahmak.
   Saçma sapan lâfları bırak azgın herif. Aklını başına al, kendine gel!
   Bu ne çeşit dua? Âlemi bana da güldürme, kendini de maskara etme!” diyordu.
   Adam “ Ben Tanrı’ya dua ettim, feryad ü figan ederek nice kanlar yuttum.
   İyice biliyorum ki duam kabul edildi. Sen gayri ey kötü sözlü, var, başını taşlara vur ” dediyse de

2320. Adam “ Müslümanlar, buraya gelin de bu herifin yavelerini duyun!
   Müslümanlar, Allah için olsun söyleyin… dua nasıl olur da benim malımı ona mal eder?
   Eğer dua ile mal ele geçseydi bütün âlem dua eder,mal, mülk sahibi olurdu.
   Dua ile ele bir şey geçseydi kör dilenciler de yücelirler, bey kesilirlerdi.
   Onlar da gece gündüz dua ediyorlar, Yarabbi bize para ver, mal, mülk ver diyorlar.

2325. Sen vermezsen kimsecikler bir şey vermez. Ey kapalı kapıları açan Tanrı, bize ihsan kapısını da sen aç derler.
   Fakat körlerin çalışıp çabalaması yalnız dua ve feryat…
bir dilim ekmekten başka ellerine bir şey geçmez” dedi.
   Halk, “ Bu Müslüman doğru söylüyor. Bu dua satan, zâlim bir adam.
   Hiç dua, bir şeye sahip olmaya sebep midir? Bu, şeraitte görülmüş bir şey mi?
   Ya paranla alarak bir mala sahip olursun, ya birisi sana bir şey bağışlar, yahut vasiyet eder, yahut da gönlünden kopar, sana verir. Bu çeşit bir şey olmadıkça bir şeye sahip olamazsın ki.

2330. Bu yeni şeriat hangi kitapta. Sen ya o öküzü ver, ya hapse git” demekteydi.
   Adam, yüzünü göğe tutarak dedi ki: “ Yarabbi, benim halimi senden başka kimsecikler bilmez.
   Gönlüme o duayı sen ilham ettin, gönlümde yüzlerce ümit belirttin.
   Lâf olsun diye dua etmedim ya… Yusuf gibi rüyalar görmüştüm.”
   Yusuf, güneşle yıldızların, huzurunda kullar gibi secde ettiklerini gördü.

2335. O rüyaya adamakıllı inandı, kuyuda da ondan başka bir şey ummuyordu, zindanda da.
   Ona dayanmakta, onu beklemekteydi. Ondan başka ne kulluktan derdi vardı, ne az çok kınanmaktan!
   Rüyası, mum gibi gözünün önünde yanmakta, onu aydınlatıp durmaktaydı; rüyasına güveniyordu.
   Yusuf’u kuyuya attıkları zaman Tanrı’dan kulağına şu ses gelmişti:
   Ey yiğit, sen bir gün padişah olacaksın. O vakit seni kıyanların sözlerini, yüzlerine vurursun.

2340. Bunu seslenen görünmüyordu ama gönül, söyleyenin eserini tanıyordu.
   O sesten cana bir kuvvet, bir rahat, bir huzur geliyordu.
   İbrahim’e ateş nasıl bir gül bahçesi olmuşsa o ses yüzünden kuyu da Yusuf’a gül bahçesi kesilmişti.  
   Gayri ne cefa geldiyse o kuvvetle tahammül etti. neşeyle çekti.
   Nitekim Elest sesinin zevki de her müminin gönlünde tâ mahşere kadar sürer gider.

2345. Bu yüzden müminler, ne belâya itiraz ederler, ne Hakk’ın emir ve nehyinden sıkılırlar.
   Başkalarının ağzına acılık veren bir lokmaya benzeyen Tanrı hükmü, onlara gülbeşeker gelir, tatlı tatlı yerler, hazmederler.
   Tanrı hükmünü kabul etmeyip inkâr eden, o lokmayı yese bile kusan kişiyle yaramaz.
   Elest gününde bir rüya gören, Tanrı’ya ibadet yolunda sarhoş olur.
   Sarhoş deve gibi bu ibadet çuvalını hiç usanmadan, sıkılmadan çeker durur.

2350. Ağzının etrafındaki tasdik köpüğü, onun sarhoşluğuna, coşkunluğuna şahittir.
   Deve, kuvvetlenip erkek aslan kesildi mi ağır yükler çeker de yine o yüklerin altında az yer, az içer.
   Dişi deve arzusuyla yüzlerce zahmet ve açlık çeker. Hatta dağ bile ona bir kıl gelir!
   Elest âleminde böyle bir rüya görmeyen bu dünyada ne kul olur, ne mürit!
   Olsa bile gönlünde yüzlerce tereddüt vardır.Bir an şükrederse bir yıl şikâyet eder.

2355. Din yolunda yüzlerce tereddütle ve inanmayarak öne doğru bir adım atarsa öbür adımı arda doğru gider.
   Bunu da ileride anlatırım, borcum olsun…eğer öğrenmekte acele ediyorsan “ Elemneşrah” sûresini oku!
   Bu mânayı etraflıca anlatmaya kalkışsam ne haddi vardır, ne kenarı. Yürü öküzünü dâva edene doğru eşek sür!
   Adam dedi ki: “ Yarabbi, bu suç yüzünden şu azgın adam, bana kör dedi. Bu ne iblisçe bir kıyas Yarabbi?
   Ben ne vakit körcesine dua ettim. Tanrı’dan başka kime ihtiyacımı söyledim?

2460. Kör, bilgisizlikle halktan bir şeyler umar. Ben senden umuyorum… her güç şey sana kolaydır.
   Asıl kör kendisi ki beni kör saydı, canla başla niyaz ettiğimi görmedi bile!
   Benim bu körlüğüm, aşk körlüğüdür. Güzelim, sevdiği şey, insanı kör ve sağır yapar derler ya… bu körlük, o körlüktür.
   Tanrı’dan başkasını görmüyorum, fakat onu görüyorum. Aşkımın muktezası da bu değil midir? Söyle.
   Yarabbi, sen görmektesin, beni sen de kör sanma. Senin lûtfunun etrafında dönüp dolaşmaktayım, ey lûtfunun etrafında dönüp dolaştığım, ey kendisinden ayrılmadığım Tanrı!

2365. Yusuf-ı Sıddıyk’a rüya gösterdin da ona güvendi.
   Onun gibi lûtfun bana da bir rüya gösterdi. O sonsuz dualarım oyuncak değildi ya!
   Fakat halk, benim sırlarımı bilmiyor da sözlerimi saçma sanıyor.
   Hakları da var. Gayb sırrını, sırları adamakıllı bilen ve ayıpları tamamıyla örten Tanrı’dan başka kim bilebilir ki?”
   Düşmanı dedi ki. “ Amca, neye yüzünü göğe çeviriyorsun? Bana çevir de doğru söyle!

2370. Delirdin mi ki böyle hatalara düşüyor, aşktan, Tanrı’ya yakınlıktan dem vuruyorsun?
   Sen, gönlü ölmüş bilirsin... Hangi yüzle yüzünü göklere tutuyorsun?”
   Bu hâdise yüzünden şehre bir velveledir düştü. O müslümansa,
   “ Yarabbi, bu kulunu rezil etme. Kötülük yaptıysam bile sırrımı halka açma.
   Biliyorum, uzun gecelerde yüzlerce tazarrula sana niyaz edip durdum.

2375. Halka karşı bunun hiçbir kadri, hiçbir kıymeti yok, onlar bilmez bunu; fakat senin yanında aydın bir mum gibi… sana aşikâr ” diye niyaz etmekte, yüzünü yerlere vurmaktaydı.

     
Davud aleyhisselâm’ın iki hasmın da sözlerini dinlemesi ve dâva   
                                       edileni sorguya çekmesi


   Davut Peygamber, evinden dışarı çıkınca “ Bu ne, ne var, ne oldu” dedi.
   Dâvacı dedi ki: “ Ey Tanrı’nın peygamberi, imdat et. Öküzüm, bu adamın evine girmiş,
   O da onu kesmiş. Neden benim öküzümü kesmiş sor da söylesin.”
   Davut, “ Ey kerem sahibi, neden sana haram olan o öküzü kestin?


2380. Yalnız saçma sapan söyleme, delil göster de bu dâva görülsün, bitsin” dedi.
   Adam dedi ki: “ Ey Davut, yedi yıldır gece gündüz dua etmekte, Tanrı’dan,
   Yarabbi, helâl ve zahmetsiz bir rızık istiyorum, diye niyazda bulunmaktayım.
   Erkek kadın… herkes feryadımı bilir, hattâ çocuklar bile bunu söyler, anlatırlar.

  
Kime istersen sor, derhal söyleyiversin.

2385. Halktan hem gizli sor, hem de aşikâre… bak, bu eski hırkalı yoksul neler söylüyor, nasıl dua ediyordu, anla,
   Bu dualardan, bu feryatlardan sonra bir de baktım ki evime bir öküz girivermiş.
   Gözüm karardı. Ama lokma için değil, duam kabul edildi diye sevindim hani.
   O ayıpları bilen Tanrı duamı kabul etti, buna şükrane olsun diye öküzü kestim”


   Davud Aleyhisselâm’ın, öküzü kesenin haksız olduğuna hükmetmesi

  
Davut, “ Bu sözlerden el yıka, dâvana şer’i delil getir.

2390. Reva görür müsün delilsiz bir hüküm vereyim de bu şehirde bâtıl bir sünnet koyayım, kötü bir âdet bırakayım,
   Bunu sana kim bağışladı? Satın mı aldın, mirasa mı kondun? Ekine nasıl sahip olabilirsin, sen mi ektin? Ektinse senindir.

  
Kazanmakta ekin ekmeye benzer. Ekmedikçe ona sahip olmaya hakkın yoktur.
   Ektinse ektiğini biçersin, o senindir. Yoksa zulmettiğin, haksız olduğun kat’iyetle anlaşılır.
   Yürü, eğri büğrü söylenme, bu müslümanın malını ver. Paran yoksa borç al, ver; beyhude konuşma!” dedi.


2395. Adam, “ Padişahım, sitemkârlar ne söylüyorlarsa sen de tıpkı onu söylüyorsun bana” deyip

       
Adamın, Davut Aleyhisselâm’ın hükmünden feryada gelmesi

   Secde ederek dedi ki. “ Ey benim yanıp yakıldığımı gören Tanrım, Davud’un gönlüne de o nuru ver.
   Gönlüme saldığın ziyayı onun gönlüne da sal ey ihsan sahibi Rabbim.”
   Bu sözleri söyledikten sonra hayhayla ağlamaya başladı. Öyle bir ağlayış ağladı ki Davud’un gönlü yerinden oynadı.

  
“ Ey öküzü dâva eden, bugün bana mühlet ver, bu dâvanın görülmesinde ısrar etme.

2400. Halvete gidip namaz kılayım da bu ahvali, bir de sırları bilen Tanrı’dan sorayım.
   Namazda Rabbime bağlanırım, “ namaz gözümün nurudur” sırrı zuhûr eder, bu benim huyumdur.
   Can pencerem zevk ve şevkle açıktır. Tanrı’nın lûtfu oraya vasıtasız gelir.
   Tanrı’nın lûtfu, rahmeti, nuru madenimden, hakikatimden gelir, penceremden evime girer.
   Penceresi olmayan ev cehennemdir. Ey kul, dinin aslı pencere açmıştır.

2405. Her ormanı öyle pek baltalama. Pencere açmak için balta vur.

  
Yoksa bilmez misin ki bu güneşin nuru hicaplardan hariç olan hakikat güneşinin aksinden ibaret.
   Bilirsin ki bu zâhiri görüşün nurunu hayvan da görür. Şu halde benim Âdem’e “ Kerremna” demem nedir?
   Ben, nurlara dalmış, gark olmuş bir güneşim. Kendimi nurdan ayırt edemiyorum.

  
O halvete gitmem, namaz kılmam, halka öğretmek için.

2410. Bu âlem doğrulsun diye ayağımı eğri atmaktayım. Ey yiğit, savaş hileden ibarettir.”
   İzin yoktu, yoksa Davut, bu sırları döküp saçar, sır denizinden toz koparırdı!...
   Davut, bu çeşit söyleyip durmakta, halkın aklını, fikrini yakmaya kalkışmaktayken,
   Arkasından birisi, “ Birliğinde hiç şüphem yok” diye Davud’un eteğini çekti.
   Davut, kendine geldi, sözünü kısa kesti, dudağını yumdu, halvet edeceği yere hareket etti.

            Davud’un, hakkın meydana çıkması için halvete girmesi

2415. Davut, kapısını kapayıp acele halvet edeceği yere gitti, mihrabına, duanın kabul edildiği yere yöneldi.
   Tanrı, ona bu işin hakikatini bildirdi, ne gösterdiyse tamamıyla gösterdi. O da işi anladı, öç alınacak kimdir, kısasa layık adam hangisidir, bildi.
   Ertesi günü iki dâvacı ile halk gelip Davud’un huzuruna dikildiler.
   Dâvacı yine aynı davayı tekrarladı, birçok ağır sözler söyledi.

   
Davud’un, öküz sahibi aleyhine hüküm vermesi ve “ Sen bu öküzden
    vazgeç “ demesi, bunun üzerine öküz sahibinin Davud Aleyhisselâm’ı
                                                    kınaması


   Davud “ Sus, bu dâvayı bırak, öküzü bu müslümana helâl et de yürü git.

2420. Yiğit, madem ki Tanrı, senin sırrını açmadı, onun bu sır örtücülüğüne şükret de sükût et” dedi.
   Öküz sahibi “ Bu nasıl hüküm, bu ne biçim adalet? Benim için yeni bir şeriat mı kuracaksın.
   Adalet âleme yayıldı; yer, gök, adaletinle güzel kokulara bürünmüş…
   Kör köpekleer bile bu sistem yapılmadı. Bu tecavüzden, bu cefadan hararetlendi de taş da yarıldı, dağ da!”
   Diyor, bu çeşit ağır sözler söylüyor, “ Ey ahali , gelin de görün zulmü!” diye bağırıyordu.

    
Davud’un öküz sahibine “ Bütün malını, mülkünü ona ver “ demesi

2425. Davud, ondan sonra dedi ki. “ A inatçı, bütün malın,ı mülkünü hemencecik ona bağışla.
   Yoksa bak, sana söylüyorum, işin fena olur, yaptığın zulüm ve cefa meydana çıkar.”
   Adam, bu söz üzerine başına topraklar serpip elbisesini yırtarak “ Her an zulmünü artırıp durmaktasın” dedi.
   Yine bir müddet Davud’u kınamaya koyuldu, Davud, tekrar onu huzuruna çağırıp,
   Dedi ki: “ Ey bahtı körleşmiş herif, madem ki talihin yok, gayri yavaş, yavaş karanlıklar basmaya başladı.

2430. Senin gibi bir eşeğe çerçöple saman bile yazık… öyle olduğu halde sen yine baş köşeyi gözetip duruyorsun ha!
   Yürü çocukların da onun kulu, kölesidir, karın da! Artık fazla söylenme!”
   Dâvacı iki eline taş almış, göğsünü dövmekte, bilgisizliğinden, bir aşağı, bir yukarı gidip gelmekteydi.
   Halk da Davud’u kınamaya başladı. Dâvacının gönlünde ne var, bilmiyorlardı ki,
   Bir insan, saman çöpü gibi havaya kapılmış, maskara olmuşsa zalimi mazlûmdan nasıl fark edebilir?

2435. Zalimi mazlûmdan ayırt eden, zulümkâr nefsinin boynunu vurmuş kişidir.
   Yoksa içten içe nefse zebun olan kişi, deliliğinden mazlûmlara düşman kesilir.
   Köpek, daima yoksula, âcize saldırır, fırsat bulursa ısırır da.
   Komşularından av kapmak aslanlara göre ayıptır, köpeklere değil,
   Zalime tapan, mazlûmu öldüren kişilerin hepsi de pusudan çıkarak köpekçesine saldırdılar.

2440. Davud’a yüz tutup “ Ey seçilmiş Peygamber, ey bize şefkatli zat,
   Bu sana yakışmaz, çünkü apaçık bir zulüm bu. Bir suçsuzu, hiçbir kabahati yokken kahrettin” dediler.

      
Davud Aleyhisselâm’ın, bu gizli şeyi meydana çıkarıp apaşikâr
   göstermek ve getirilen delilleri çürütmek üzere halkı ovaya çağırması


   Davut dedi ki: “ Dostlar, gayri o gizli şeyin meydana çıkması zamanı geldi.
   Hepiniz kalkın da şehirden dışarıya çıkalım, o gizli sırrı öğrenelim.
   Filân ovada büyük bir ağaç vardır, dalları gürdür, çoktur, birbirleriyle birleşmişlerdir.

2445. Kol budak salıvermiş, geniş bir yeri kaplamıştır, kökü de yere yayılmıştır. İşte o ağacın kökünden bana kan kokusu geliyor.
   O güzel ağacın kökünde kan var. Bu kötü talihli herif, onun altında efendisnii öldürmüştür.
   Tanrı’nın hilmi, bunu şimdiye kadar örttü. Fakat bu kaltaban, buna hiç şükretmedi.
   Efendisinin çoluğuna, çocuğuna ne nevruzlarda bir şey verdi, ne bayramlarda,
   O yoksulların, o muhtaç biçarelerin hallerini, hatırlarını bir lokmayla olsun arayıp sormadı, eski hakları aklına bile getirmedi.

2450. Bu melûn herif şimdi de bir öküz için onun oğlunu yere vuruyor.
   Günahının perdesini kendi kaldırıyor, yoksa Tanrı, suçunu örtüyordu.
   Bu kötü zamanede kâfir olsun, fasik olsun… herkes, kendi perdesini kendi yırtar.
   Zulüm, can sırları arasında gizli kalır, fakat onu halkın önüne koyan zalimdir.
   Hele bakın, benim boynuzlarım var, şu âlemde cehennem öküzünü bir görün diye kendisini kendisi gösterir!”

    
Zâlimin eliyle ayağının dünyada da zâlimin sırrına şahadet etmesi

2455. Elin, ayağın, içinde sakladığın şeye bu âlemde de şahadet eder.
   İtikat ettiğin şeyleri söyle, gizleme diye gönlündeki şey, başına dikilir.
   Hele kızdığın, söylenmeye başladığın zaman yok mu… gizlendiğin şeyleri kıldan kıla meydana çıkarır.
   Zulümde cefa, bu âlemde senin başına dikiliyor, bu iş için tâyin edilmiş bir memur kesiliyor da hadi, ey el, ey ayak, yaptıklarını söyle, beni meydana çıkar diyor ya…
   İçinde gizlediğin şey, sırrının gemini ele alıyor, hele kızıp coştuğun zaman onu istediği gibi sürüp götürüyor ya…

2460. Demek ki gizlediği şeyi ta ovalara çıkarsın da bayrak gibi diksin, el âleme göstersin diye Tanrı, zulmeden kötülükte bulunan kişinin başına bu memuru dikiyor.
   Bunu yapan Tanrı, mahşer gününde de sırrını meydana çıkarmak için başka memurlar yaratmaya kadirdir.
   Zaten ey zulümde, kinde elden ele geçmiş, herkesçe ne olduğu bilinmiş, anlaşılmış adam, senin için, dışın meydanda… elinin, ayağının şahadetine ne ihtiyaç var?          
   Kötülüğünü, ziyankârlığını etrafa yaymaya hacet   yok.Senin ateşten ibaret olan içini herkes biliyor.
   Nefsinden, her an, beni görün, ben cehennemliğim diye yüzlerce kıvılcım sıçramada.

2465. Ben ateşin cüz’üyüm, işte aslıma gidiyorum. Nur değilim ki Tanrı’ya gideyim demekte.
   Bu hak, hukuk tanımaz zalim gibi. Bir öküzceğiz için bunca hilelere giriğti.
   Halbuki o, efendisinden yüzlerce öküz, yüzlerce deve almıştı. Babacığım, işte senin nefis dediğin de budur.Tek hemen ondan kesile gör!
   Bu zâlim, bir gün bile Tanrı’ya yüz tutup ağlamadı, inlemedi. Ağzından bir kerecik olsun aşkla, dertle  “Yarabbi” sözü çıkmadı.
   “ Allah’ım, düşmanımı hoşnut et. Ben bir ziyankârlıkta bulundum ama sen onu kâra tebdil eyle.

2470. Yanlışlıkla bir adam öldürdüysem diyetini vermek, akrabama düşer. Elest gününden beri benim canıma yakın olan sensin” demedi.
   Ey hür can, sen ona tövbe etmesi, yargılanma dilemesi için inci verirsin de o sana taş bile vermez… işte nefsin insafı!

                         
Halkın o ağacın dibine gitmesi

   Halk, şehirden çıkıp o ağca doğru gidince Davut, “Önce ellerini bağlayın şu zalimin de
   Sonra suçunu meydana koyalım, adalet bayrağını ovaya dikelim” dedi.
   Sonra dedi ki: Ey köpek, sen bu adamın atasını öldürdün. Sen o zatın kölesiydin, bu yüzden onun kanına girdin.

2475. Efendini öldürüp malını, mülkünü zaptettin. Fakat Tanrı bunu meydana çıkardı.
   Karın yok mu… onun cariyesiydi. Onunla birleştin de bu kötü işi yaptın.
   Ondan erkek, dişi… ne doğduysa hepsine mirasçı bu adamdır.
   Çünkü sen bir kölesin, çalışıp çabalarsın, eline geçen onundur. Şeriat mı aradın, al sana mükemmel bir şeriat, hadi şimdi yürü bakalım!
   Sen burada efendini zari zari ağlatarak öldürdün. Efendin sana burada, aman yapma, etme diyordu.

2480. Korkunç bir hayal gördün, korktun... acelenden bıçağı da adamcağızın başıyla beraber toprağa gömdün.
   İşte başı da şuracıkta gömülü, bıçak da. Haydi, kazın şurasını!
   Bu köpeğin adı da bıçakta yazılıdır. Bu zalim, efendisine işte böyle bir hilede, böyle bir zulümde bulundu.”
   Yeri kazdılar, bıçağı da bulup çıkardılar. Kesik başı da!  
   Halka bir velveledir düştü. Hepsi de zünnarlarını kestiler.

2485. Ondan sonra öküzü kesene “ Gel buraya hak sahibi, bu yüzü karadan hakkını al” dedi.

       
Davud Aleyhisselâm’ın bu delili gösterdikten sonra katilin kısas
                                        edilmesini emretmesi


   Aynı bıçakla o adamın da öldürülerek kısas edilmesini emretti. Ne hile yaparsa yapsın, Tanrı bilgisinden kurtulabilir mi hiç?
   Tanrı’nın hilmi, müdarada bulunur. Bulunur ama adam, haddi aşınca iş değişir, meydana çıkar.
   Kan uyumaz. Gönüllere onu araştırmak, müşkülü halletmek merakı düşer.
   Kıyamet gününün sahibi olan Tanrı’nın adaleti, şunun, bunun gönlünden zuhur eder durur.

2490. “ Filân ne oldu, hali nedir, kim öldürdü acaba?” diye topraktan ekin fışkırır gibi şunun, bunun gönlünden meraklar fışkırır.
   Gönüllerdeki bu meraklar, bu araştırmalar, bundan bahsetmeler, hep o kanın kaynamasıdır.
   O adamın gizli sırrı meydana çıkınca Davud’un mucizesi halka yayıldı; bu mucize bir dereceyken halk tarafından âdeta iki derece meşhur oldu.
   Herkes baş açık gelip yerlere secde etmekte,.
   “ Biz doğuştan körmüşüz, senden yüzlerce şaşılacak şey gördük.

2495. Taş, Talût’la beraber savaşa giderken sana söyledi, beni al dedi.
   Sen elinde bir sapan, üç tane de taş olduğu halde geldin, yüz binlerce adamı birbirine kattın, kırdın, geçirdin.
   Taşların yüz binlerce parçaya ayrıldı, her parçası bir düşmanın kanını içti.
   Demir, elinde mum gibi yumuşadı, onunla zırh yaptın, bu da âleme yayıldı, herkes bildi.
   Dağlar sana şükredici risaleler oldu, seninle berber adam gibi Zebur okudular!

2500. Senin sözünle yüz binlerce kişinin can gözü açıldı, gayb âlemine hazırlandı.
   Fakat onların hepsinden kuvvetli mucizen bu: Sen, insana hayat bağışlamaktasın, bu bağışlaman daimî,
   Zaten bütün mucizelerin canı da bu… ölüye ebedî hayat bağışlamak!” demekteydi.
   Zalim öldürüldü, bütün bir dünya dirildi. Halkın hepside yeni baştan Tanrı’ya kul oldu.

    
İnsanın nefsi, öküzü öldüren dâvacıya benzer, öldüren de akıldır.
   Davud, Tantı, yahut Tanrı vekili olan şeyhtir. Zalim, onun yardımıyla  
 öldürülebilir. Çalışıp kazanamadan hesapsız rızık, onun himmetiyle elde
          edilebilir… insan, onun sayesinde devlete erişir, zenginleşir


   Nefsini öldür de âlemi dirilt. Nefis, efendisini öldürmüştür; sen, onu kendine kul, köle yap!

2505. Kendine gel, öküzü dâva eden senin nefsindir; kendisini efendi yerine koymuştur, ululuk taslamaktadır.
   Öküzü öldüren de aklındır. Hadi, artık ten öküzünü öldüreni inkâr etme!
   Akıl bir esirdir. Daima Hak’tan zahmetsizce bir rızık, tabak tabak nimetler ister.
   Onun zahmetsizce rızıklanması neye bağlıdır? Kötülüğün aslı olan öküzün öldürülmesine.
   Nefis, “ Benim öküzümü nasıl olurda öldürürsün?” der. Çünkü nefis öküz, ten suretidir.

2510. Velinimet zâde olan akıl, ihtiyaçlar içinde kalmış, kanlı katil nefis, efendi olmuş, öne geçmiş!
   Zahmetsiz rızık nedir, bilir misin? Ruhların gıdası, peygamberlerin rızıkları.
   Fakat bunu elde etmek, öküzü öldürmeye bağlıdır. Hazine öküzün içindedir ey hazine arayan, yerleri kazıp duran!
   Dün biraz bir şey yemiştim, onun için lâyıkıyla anlatamıyorum. Yoksa bunu tamamıyla anlatır, yuları anlayışının eline teslim ederdim.
   Ama dün bir şey yedim demem de masaldan ibaret… çünkü ne gelirse o gizli evden geliyor.

2515. Güzel gözlülerden işve, cilve öğrenmişsek neden gözümüzü sebeplere dikip duruyoruz.
   Sebeplerin de başka sebepleri var. Sebebe bakma da asıl ona bak!
   Peygamberler, sebepleri gidermek için geldiler. Mucizelerini ta Zuhal yıldızına ulaştırdılar.
   Sebep ve vesilesiz denizi böldüler, ekmeksizin buğday yığınını buldular.
   Çalışmaları yüzünden kum taneleri un olurdu. Keçinin yünlerini çektiler mi ellerinde ibrişim olurdu.

2520. Bütün Kur’an, sebebi gidermeye aittir. Zâhiren yoksul olan Peygamber’in yüceliğini, yine zâhiren yüce olan Ebuleheb’in helâkini anlatır durur.
   Ebabil kuşları iki üç taş attılar mı o koca Habeş ordusunu kırıp geçirirler.
   Ta yukarılarda uçan kuşun attığı bir taş, fili delik deşik eder.
   Öldürülmüş adama kesilmiş öküzün kuyruğuyla vur da hemen dirilsin, kefeniyle kalksın.
   Kesilmiş boğazı, yerinden davransın, kanını dökenlerden kanını istesin denir.

2525. Bunlar ve bunlara benzer daha nice şeyler var… Kur’an, baştan sona sebepleri, illetleri nefyeder vesselâm.
   Fakat bunları anlamak, işi uzatıp duran aklın harcı değildir. Kulluk et de bunlar sana keşfolsun!
   Felsefeye sarılan kişinin aklı, akılla anlaşılabilen şeylere bağlanmış kalmıştır. Fakat temiz ve pak kişi, aklın aklının ( Akl-ı Küll’ün) tek binicisi oldu.
   Aklının aklı içtir, senin aklınsa kabuk. Hayvan midesi daima kabuk arar.
   İç arayan, kabuğu sevmez, ondan usanır, bıkar. İç temiz kişilere helâldir, temiz kişilere.

2530. Kabuktan ibaret olan akıl, bir işi yüzlerce delille ancak anlayabilir. Fakat Akl-ı Kül, doğru olduğunu bilmediği yola adımını atar mı hiç?
   Akıl, defterleri baştanbaşa karalar durur. Aklın aklıysa bütün âlemi ayla, doldurur, nurlandırır.
   O, karadan da kurtulmuştur, aktan da. Onun ayının nuru, gönüle de yayılmıştır, sana da.
   Cüz’i akıl bu karayla akı, yine kadirden,bir yıldız gibi parlayıp âlemi aydınlatan Kadir gecesinden elde etmiştir.
   Keseyle dağarcığın değeri altındadır. İçinde altın olmayan keseyle dağarcığın ne kıymeti var?

2535. Nitekim tenin değeri de canla, fakat canın değeri de cananın ışığıyladır.
   Can, ışıksız diri olsaydı hiç kâfirlere “ Ölü” denir miydi?
   Kendine gel, söyle, söyle ki söyleme kabiliyeti bizden sonraki zamanlarda aksın diye ırmak yolunu kazmakta.
   Her devirde söz söyleyen bulunur; bulunur ama geçmişlerin sözleri daha faydalıdır.
   Ey şükreden kişi, Tevrat, İncil ve Zebur, Kur’an’ın doğruluğuna şahadet etmedi mi?

2540. Zahmetsiz ve sayıya gelmez bir rızık ara da Cebrail sana cennetten elma getirsin.
   Hattâ bahçıvanın lâflarıyla başın ağrımadan ekmek zahmetine düşmeden cennetin sahibinden rızıklanasın.
   Çünkü ekmekteki fayda ve lezzet, Tanrı ihsanıdır. Dilerse sana o faydalı kabuğu, yani ekmeği vasıta etmeksizin de verir.
   Ekmeğin sureti, ekmekteki faydaya, zevk ve lezzete bir sofradır. Fakat sofrasız ekmek yemek, velînin harcıdır.
   Can rızkını senin Davud’un olan şeyhin himmeti olmadıkça nasıl olur da çalışıp çabalamayla elde edebilirsin?

2545. Nefis şeyhle adım attığını, ona uyduğunu görürse zorla sana râm olur.
   Öküz sahibi de Davud’un sözünü anlayınca râm oldu.
   Şeyh sana dost oldu mu avda aklın, köpek nefse galip olur.
   Nefis, yüzlerce hile, Hud’a sahibi bir ejderhadır. Fakat şeyhin yüzü, o ejderhanın gözüne karşı tutulan bir zümrüttür.
   Öküz sahibini zebun etmek istersen onu eşekler gibi bizle, o tarafa sür be hoyrat adam!

2550. Nefis, Tanrı velîsine, yaklaşırsa dili yüz arşın kısalır.
   Onun yüz dili vardır, her dilinde yüz lûgat, hilesi, riyası anlatılamaz ki!
   Öküz nefsi dâva eden fasih sözler söyledi, yüz binlerce doğru olmayan delil getirdi.
   Bütün şehri kandırdı, yalnız padişahı kandıramadı, o her şeyi bilen padişahın yolunu vuramadı!
   Nefsin sağ elinde tespih ve Kur’an vardır ama yerinde de hançer ve kılıç gizlidir.

2555. Onun mushafına, onun riyasına kanma… kendini onunla sırdaş, haldaş yapma!
   Seni aptes al diye havuzun kenarına getirir de havuza, suyun ta dibine atıverir!
   Akıl, nuranî ve iyi bir hak ve hakikat arayıcısıyken neden zulmanî nefis ona galip oluyor.
   Neden mi? Nefis, kendi evinde, kendi yurdunda… akılsa garip! Köpek bile kapısında korkunç bir aslan kesilir!..
   Hele sabret, aslanlar ormana gitsinler. Bu kör köpekler, o vakit onlara inanırlar.

2560. Şehirli, nefsin hilesini, tenin düzenini ne bilsin? O ancak kalbe gelen vahiyle kahredilebilir.
   Kim onun cinsiyse ona dost olur. Ancak şeyhin olan Davut müstesna!
   Çünkü o varlığını tebdil etmiştir. Tanrı, kimi gönül makamına vâsıl ederse o kişide ten cinsiyeti kalmaz.
   Halk, umumiyetle bu cihan içinde illetlidir. İllet, şüphe yok ki illete dosttur.
   Her aşağılık kişi Davutluk dâvasına kalkışır. Anlamayan kişiler de ona yapışır.

2565. Ahmak kuş, avcıdan kuş sesi duyar da o tarafa uçar gider.
   Davut olmadığı halde Davutluk dâvasına kalkışan, kendi malı olan şeyle başkasından naklettiği şeyi ayırt edemez, sapıktır o kişi. Kendine gel de mânevi bir adam bile olsa kaç ondan!
   Onun yanında kurtulmuş kişiyle bağlı kişi birdir. Yakına eriştim diye iddia etse de şüphededir.
   Böyle adam, halk yanında zekâdan ibaret bile olsa mademki kendisinde bu anlayış, bu ayırt ediş yok ahmaktır!
   Kendine gel, ondan ceylân, aslandan nasıl kaçarsa öyle kaç! Ey bilgili yiğit, sakın onun yanına koşma!

               
İsa Aleyhisselâm’ın ahmaklardan dağa kaçması

2570. Meryem oğlu İsa, sanki bir aslan kanını dökmek istiyormuş da ondan kaçıyormuş gibi bir dağa kaçıyordu.
   Birisi, ardından koşup dedi ki: “ Hayrola… peşinde kimse yok, neden böyle kuş gibi kaçıyorsun?”
   İsa, öyle hızlı koşmaktaydı ki acelesinden cevap bile vermedi.
   Adam, bir müddet İsa’nı peşinden koştu, ardını bırakmayıp bağırdı:
   “ Allah rızası için bir an olsun dur. Neden kaçıyorsun. Merak ettim.

2575. Ardında ne aslan var, ne düşman… ne bir şeyden korkmana lüzum var, ne bir şeyden ürkmene sebep! O tarafa doğru neden koşuyor, kimden kaçıyorsun a kerem sahibi?”
   İsa dedi ki: “ Bir ahmaktan kaçıyorum. Yürü, benim yolumu kesme, kendimi kurtarayım!”
   Adam dedi ki: “ Körün gözlerini, sağırın kulağına açan Mesih sen değil misin?
   İsa “ Evet, benim” dedi. Adam “gayb afsunlarına me’va olan.
   O afsunu ölüye okuyunca ölüyü, av bulmuş aslan gibi sıçrayıp dirilten padişah sen değil misin!” dedi.

2580. İsa “ Benim” dedi. Adam dedi ki: “ A güzel yüzlü, topraktan kuşlar yapan sen değil misin?!”
   İsa. “ Evet benim” dedi. Adam “ Peki, öyleyse ey tertemiz ruh, dilediğini yaparken kimden korkuyorsun?
   Âlemde bu kadar mucizelerin varken senin kullarından olmayan kim?”
   İsa dedi ki: “Teni eşsiz örneksiz yaratan, canı ezelden halk eden Tanrı’nın tertemiz zatına ant olsun…
   Onun pak zatiyle sıfatları hakkı için… felek bile yenini, yakasını yırtmış, ona âşık olmuştur.

2585. O afsunu, o İsm-i Âzam’ı köre okudum, gözleri açıldı; sağıra okudum, kulakları duydu.
   Taş gibi dağa okudum, yarıldı göbeğine kadar hırkasını yırttı!
   Ölüye okudum dirildi. Hiçbir şey olmayan, vücudu bulunmayan şeye okudum, meydana geldi,bir şey oldu!
   Fakat ahmağın gönlüne yüz binlerce kere okudum, fayda vermedi.
   Mermer bir kaya kesildi, ona tesir bile etmedi. Âdeta kuma döndü, ondan bir şey bitmesine imkân yok!”

2590. Adam, “ Tanrı adının köre, sağıra ölüye tesir edip de ahmağa tesir ermemesinin hikmeti ne?
   Onlar da illet, bu da illet... neden onlara tesir ediyor da buna tesir etmiyor?” dedi.
   İsa dedi ki. “ Ahmaklık, Tanrı kahrıdır. Hastalık, körlük, kahır değildir, bir iptilâdır.
   İptilâ, acınacak bir illettir, ona kul da acır, Tanrı da…fakat ahmaklık, öyle bir illettir ki ahmağa da mazarrat verir, onunla konuşana da!
   Ahmağa vurulan dağ, Tanrı mührüdür. Ona bir çare bulmanın imkânı yok!”

2595. İsa nasıl kaçtıysa sen de ahmaktan kaç! Ahmakla sohbet, nice kanlar döktü!
   Hava,suyu yavaş yavaş çeker, alır ya… ahmak da dininizi böyle çalar, böyle alır işte.
   Kıçının altına taş koymuş adamın harareti nasıl gider, o adam nasıl soğuk alırsa ahmak da sizden harareti, aşkı iştiyakı çalar, size soğukluk verir!
   İsa’nın kaçışı korkudan değildi. O zaten emindi, fakat size öğretmek için kaçmıştı.
   Zemheri rüzgârları, âlemi doldursa bile o parlayıp duran güneşe ne gam?

    
Sebâlılar’ın ahmaklığı, peygamberlerin nasihatlarının o ahmaklara
                                               tesir etmemesi


2600. Hatırıma Sebalılar’ın hikâyesi geldi. Ahmaklık yüzünden seher yeli, onlara veba kesilmişti.
   Sebâ, çocuklardan duyduğun masallardaki gibi pek büyük bir şehirdi.
   Hani çocuklar masal söylerler ya… fakat masallarında nice sırlar, nice öğütler vardır.
   Görünüşte saçma şeyler söylerler ama sen onları masal sanma sakın…bütün viranelerde define aramaya koyul!
   Sebâ şehri, pek büyük, pek azametli bir şehirdi… büyüklüğü bir tepsiden fazla değil!

2605. Pek ulu, pek geniş, pek uzun, pek kocamandı… bir soğan kadar!
   On şehir halkı oraya toplanmıştı; fakat hepsi de yüzleri yıkanmamış üç kişiden ibaret!
   Orada sayısız adam vardı ama hepsi yalnız ölmüş hayvan eti yiyen o üç ham adam!
   Canana ulaşmayan, sevgiliye kavuşmaya çalışmayan can, binlerce bile olsa yarım tenden ibarettir.
   Üç kişinin birisi pek uzakları görürdü, fakat gözü kör; Süleyman’ı görmezdi de karıncanın ayağını görürdü!

2610. Öbürü pek keskin işitirdi, fakat sağır! Âdeta bir defineydi. İçinde yarım arpa kadar bile altın yok!
   Üçüncüsü çırılçıplak, edep yeri açık bir adamdı. Elbisesinin etekleri uzun!
   Kör dedi ki: “ İşte bak, şuracıktan atlılar gelmekte. Onların hangi kavimden olduklarını ve kaç kişiden ibaret bulunduklarını görüyorum.”
   Sağır “ Evet, ben de seslerini duydum, gizli açık ne söylüyorlarsa işittim” dedi.
   Çıplak “ Benim korkum da şundan: Gelirlerse elbisemin eteğini keserler!” dedi.

2615. Kör dedi ki: “ İşte bak, yaklaştılar. Hadi onlar gelip çatmadan, bizi yakalayıp dövmeden, bağlamadan biz kaçalım.”
   Sağır dedi ki: “ Hakikaten dostlar, gürültü gittikçe yaklaşıyor, haydin!
   Çıplak, eyvahlar olsun, dedi… gelirlerse tamah ederler, elbisemi alırlar, ben hiç emin değilim!
   Şehri bırakıp çıktılar, koşa koşa bir köye geldiler.
   O köyde semiz bir kuş buldular. Kuş pek semizdi, vücudunda zerre kadar et yoktu, öyle arıktı ki!

2620. Ölmüş bir kuştu, kargaların gagalamasından kemikleri bile incelmiş, ipliğe dönmüştü.
   Aslanların avlarını yemesi gibi o kuşu yediler… üçü de tok filler gibi semirip şiştiler.
   Üçü de üç tane besili, semiz ve büyük file döndüler!
   Üç genç de öyle semirdi, öyle şişmanladı ki şişmanlıktan âleme sığamaz oldular!
   Bu kadar şişmanlıkta, bu koskocaman kelleyle, kulakla, bu iri yedi endamla beraber kapının çatlağından süzülüp geçtiler!

2625. Ölüm de halka görünmez, ölümün yolu da gizlidir. Ölüm de göze gelmez… acayip bir çıkış yeridir.
   İşte bak, kervanlar birbiri ardına ulanmış, o kapının gizli çatlağından geçip gitmede!
   Fakat o çatlağı arasan göremezsen. Pek gizlidir ama ondan bunca kişileri geçirdiler, gelin evine güvey götürür gibi götürdüler. 

    
Uzaktakini bile gören köle, keskin kulaklı sağır, uzun elbiseli çıplak

   Sağır, istektir, dilektir. Bizim ölümümüzü duydu da kendi ölümünü duymadı, kendi görünüşünü görmedi.
   Kör de hırstır. Halkın ayıbını  kıldan kıla görür. Taraf taraf söyler de,

2630. Kör gözü kendi ayıbını zerre kadar göremez, fakat gene de âlemin ayıbını arar!
   Çıplak, elbisesinin eteğini kesecekler diye korkuyor ama çıplak adamın eteğimi olur ki kessinler!
   Dünyaya kapılan da hem müflistir, hem de korkmakta. Halbuki hırsızlardan hiç de korkmaması lâzım.
  Zaten dünyaya çıplak geldi, çıplak gidecek… böyle olduğu halde hırsızlardan korkusundan yüreği kan olmakta!
   Fakat hayattayken bunca feryad ü figan etti ağlayıp sızladıydı  ya… ölürken kendiside bu korkusuna şaşar, güler!

2635. O zaman zengin hiçbir pulu olmadığını… zeki, hiçbir hüneri bulunmadığını anlar.
   Hayattaki bu korku, eteğine saksı kırıkları doldurup da kendisini mal sahibi sanan, onları kaybedeceğinden korkan, onların üstüne titreyen çocuğun korkusuna benzer.
   O saksı kırıklarından bir parçasını bile alsan ağlamaya başlar; geri verirsen de sevinir, gülmeye koyulur.
   Bilgi elbisesini giymedikçe çocuğun ağlamasına da ehemmiyet verilmez, gülmesi de!
   Ahmak da eğreti malı kendisinin sanır da onun üstüne titrer. Hay aşağılık adam hay!

2640. Uykuda kendisini mal sahibi görür, çuvalını hırsız çalacak diye korkar!
   Fakat kulağı çekildi de uyandı mı kendi korkusuyla kendisi alay eder.
   Bu cihanın aklına, bu âlemin bilgisine sahip olan âlimlerin korkusu da buna benzer.
   Hünerlere, fenlere sahip olan bu akıllılara Tanrı Kur’an’ da “ Onlar bir şey bilmezler” dedi.
   Her biri kendisinde bilgi var zannına kapılır da birisi çalacak diye korkuya düşer.

2645. Zamanımı alıyorlar der. Halbuki bir fayda, bir kâr elde eden kişinin zamanı zaten onda yok!
   Halk beni işimden, gücümden alıkoydu der ama canı, ta boğazına kadar işsizliğe, güçsüzlüğe dalmıştır!
   Çıplak adam elbisemi sürüyüp duruyorum; eteğimi, onların pençesinden nasıl kurtaracağım der!
   Âlim de, bilgilerin yüz binlerce çeşidini bilirde zalim herif, kendisini bilmez.
   Her cevherin haysiyetini bilir de kendi cevherine gelince bir eşeğe döner!

2650. Be hey âlim, sen, ben caiz olan şeylerle caiz olmayanları bilirim dersin ama kendin caiz misin, işe yarar mısın, yoksa bir kocakarı mısın? Bundan haberin yok!
   Bu, yerinde doğru… şu, yerinde değil, eğri… bunu biliyorsun ama sen doğru musun, eğri mi? Bir de iyice bak!
   Her kumaşın değeri nedir? Biliyorsun da kendi değerini bilmiyorsun. Bu ahmaklıktır.
   Yomlu yıldızlarla yomsuz yıldızları biliyorsun… fakat sen yomlu musun, yoksa cemcenabet biri misin? Buna bakmıyorsun bile?
   Bütün bilgilerin ruhu budur bu… mahşer günü ben kimim, ne hale geleceğim; demen bunu bilmen gerek!

2655. Din usulünü bildin ama kendi aslın, kendi mayan iyiyse bir de ona bak, onu bil!
   Seni için bu iki usulden kendi aslını bilmen daha iyidir ey ulu kişi!

     
Sebâlılar’ın şehirlerinin güzelliği ve onların buna şükretmemeleri

  
Sebâlılar’ın asılları kötüydü, mayaları pisti. Tanrı’ya ulaşma sebeplerinden kaçarlardı.
   Tanrı, onlara bunca matah, bunca bağ, bunca bostan vermiş, sağlarından, solarından onlara zevk ve huzur için bunca nimetler ihsan etmişti.
   Ağaçlardan dökülen meyvelerin bolluğundan yol daralır, geçenler, geçemez olurlardı. 

2660. Yerlere dökülen meyveler, yolu kapar, yolcu, nereden geçeyim diye şaşırır kalırdı.
  Birisi, başına bir sepet alıp ağaçlıklardan geçse sepet silkmeden meyvelerle dolardı.
   Meyveleri kimse silkmez, düşürmez, meyveler, rüzgârla düşer, nicelerin etekleri, meyvelerle dolar, boşalırdı.
   Meyve hevenkleri, dallardan aşağılara kadar sarkar, gelip geçenlerin başlarına, yüzlerine sürtünürdü.
   Külhan hizmetinde çalışan aşağılık bir adam bile o kadar zengindi ki altın kemer kuşanırdı.

2665. Köpek, ekmekleri ayağıyla çiğner, ezerdi… kurt, yiyecek bolluğundan imtilâ illetine tutulmuştu.
   Şehir de hırsızdan kurttan emindi, köy de. Keçi bile, büyük büyük kurtlardan korkmaz olmuştu.
   Onların günden güne artan nimetlerini, onların nail oldukları şeyleri anlatsam,
   Mühim sözler geri kalır. Peygamberler, bunlara “ Doğru olun, doğruluk yapın!” demişti!

      
Sebâlılar’a nasihat için peygamber gelmesi, Peygamberlerden mucize
                                                             istemeleri


   Oraya tam on üç peygamber gelmiş, sapıklara yol göstermiş istemişlerdi.

2670 . “Nimetleriniz çoğalıp durmakta, fakat şükür nerede? Şükrü merkebi yatıp uyusa bile siz onu uyandırın, kaldırın!
   Nimet verene şükretmek aklen de lâzım. Şükretmeyen, kendisine ebedî hışım kapısını açar.
   Kendinize gelin de şu kereme bakın! Bir şükre bedel bu kadar nimeti kim verir?
   Tanrı insana baş verir, şükür için de bir secde ister… ayak bağışlar şükür için bir oturma diler” dediler.
   Sebâlılar dediler ki: “ Bizim şükretme kabiliyetimizi Şeytan aldı götürdü! Şükürden de usandık, nimetten de.

2675. Bu nimetlerden bize öyle usanç geldi ki ne ibadet hoşumuza gidiyor, ne kabahat!
   Nimetleri de istemiyoruz, bahçeleri de… zevk sebeplerini de dilemiyoruz, safa vesilelerini de!
   Peygamberler dediler ki: “ Gönülde bir illet yüzünden insan, doğruyu anlamaz, sapıtır.
   O yüzden nimetler, umumiyetle illet olur. Hastalıkta yenen yemek insana hiç kuvvet verir mi?
   Ey inatçı, önüne nice güzelim nimetler geldi de hepsi kötüleşti, sâf olanlar bile bulandı gitti!

2680. Bu güzelliklerin düşmanı sensin… neye elini vurdunsa kötü oldu.
   Senin dostun; senin âşinan olan, sence hor, hakir sayıldı.
   Sana yabancı olan, seninle uzlaştı. Sence o büyük ve yüce oldu.
   Bu da o, hastalığın tesirinden… O illetin zehri bütün canlara sirayet eder.
   O illeti derhal geçirmeye çalışmak gerek. O illet durdukça şeker bile zehir kesilir.

2685. Her güzel ve tatlı şey, insana kötü ve acı gelir. İnsan Âbıhayat içse ateş sanır.
   O huy, ölüm kimyasıdır, dert kimyasıdır. Sen de o huy var mı? Nihayet hayatın bile o yüzden ölüm olur!
   O huy, sendeyken gönlü dirilten gıda bile senin vücudunda kokar, leş kesilir.
   Nâz- u naimle avlanan nice aziz kişiler vardır ki sana av olsalar sence bayağı görünürler.
   Bir akıl, gararsız, maksatsız başka bir akılla bağdaşırsa sevgi, gün gittikçe artar.

2690. Fakat nefis, aşağılık bir nefisle tanışır, dost olursa şüphesiz olarak bil ki bu dostluk, zaman geçtikçe azalır.
   Çünkü nefsin daima bir illet, bir maksat etrafında döner, dolaşır… dostluğu, bilişiği de çabucacık bozar!
   Yarın dostunun senden nefret etmesini istemiyorsan bir akıllıysa dost ol, akla yâr ol!
   Nefis zehirleriyle hastalanmış, hastalığa tutulmuşsan eline ne alır, elini nereye atar, neye sahip olursan hastalığa alet olur, onu da berbat edersin!
   Eline mücevher alsan, taş olur, gönül sevgisine yapışsan savaş olur.

2695. Kimse tarafından söylenmemiş, kimse tarafından dokunulmamış bâkir ve lâtif ir nükte duysan anlayınca sence zevksiz ve kötü bir hal alır.
   Ben bunu çok duydum, dinledim… eskidi bu artık. Ey yiğit, sen, bundan başka bir şey söyle dersin.
   Hattâ yepyeni ve söylenmemiş bir nükte duyduğunu farzet, yarın ona da doyar, ondan da nefret edersin.
   Sen sendeki illeti gider… illet geçti mi, sence her eskimiş, söylenmiş söz, yeni olur.
   O eski söz, yepyeni dallar, budaklar verir, yüzlerce meyve hevenkleri bitirir, yetiştirir!

2700. Biz böyle hekimleriz, öyle Tanrı şakirtleriyiz ki bahrimuhit bile bizi gördü de yarıldı.
   Biz başkayız; insanın hastalığını, nabzına bakarak anlayan hekimler başka!
   Biz gönüle vasıtasız bakarız, bizim görüşümüz, anlayışımız yüzünden pek yücedir.
   Onlar, insanı gıdalarla, meyvelerle doyuran kuvvetlendiren doktorlardır… hayvanî can, onların tedavisiyle kuvvet bulur, yaşar.
   Bizse iş ve söz doktorlarıyız. Bize ululuk nurunun ışığı ilham vermektedir.

2705. Meselâ bu çeşit bir iş sana faydalıdır, öbürünün yolunu keser.
   Bu çeşit bir söz sana faydalıdır, başka çeşit bir sözse seni yaralar!
   O doktorlar, hastanın sidiğine bakar, hastalığını öyle anlar… bizim delilimizse ulu Tanrı’nın vahyidir, hastalığı vahiyle anlarız.
   Kimseden ücret istemeyiz, ücretimiz, noksanlardan ari olan Tanrı’dan gelir.
   İlleti unulmaz hastalara sâlâ, ilâcımız, hastalara birebirdir. 

                      
Peygamberlerden mucize istemeleri

2710. Sebâlılar, “ Ey dâvaya girişenler, doktorluğu bildiğinize, bize fayda vereceğinize deliliniz nerede,
   Siz de bizim gibi uyku uyumakta, siz de bizim gibi yemek yemektesiniz. Köylerde, şehirlerde bizim gibi oturup duruyorsunuz.
   Bu su, toprak tuzağındayken nasıl olur da gönül simurgunu avlayabilirsiniz?
   Fakat mevki ve reislik sevdası, sizi peygamberlik dâvasına salmış, bu yüzden kendinizi peygamber sanıyorsunuz.
   Bu çeşit lâflara, bu çeşit yalanlara kulak bile asmak istemeyiz, ayran kâsesine düşmek dilemeyiz.” dediler.

2715. Peygamberler dediler ki: “ Bu da o illetten, körlüğünüzden, söylediğimiz sözlerin hakikatini göremiyorsunuz.
   Dâvamızı duyuruyorsunuz da elimizdeki mücevheri görmüyorsunuz.
   Elimizdeki bu mücevher, halka bir imtihandır. Onu gözlerin önünde dolandırıp durmaktayız.
   Kim, nerede mücevher? derse bu sözü, körlüğüne, mücevherleri görmediğine şahittir.
   Güneş söze gelse de “ Kalk, gündüz oldu, yatıp durma.”

2720. Dese, sen de, “ A güneş, şahidin nerede?” desen güneş “Kör herif, Tanrı’dan kendine göz iste!
   Apaydın gündüz vakti birisi mum arasa onun bu araması körlüğüne tam bir delildir.
   Bari görmüyorsan, gündüz olduğundan şüphen varsa, daha sabah olmadı sanıyorsan,
   Sus, bir şey söyleme de kör olduğunu meydana vurma, Tanrı ihsanını bekle!” der.
   Gündüzün “ Gündüz nerede” demek kendi kendini rezil etmektir a gündüz arayan!

2725. Sabır ve sükût, Tanrı rahmetine sebep olur. Bu araştırmaysa hastalık nişanesidir.
   “ Susun, dinleyin” emrini canla, başla kabul et de sevgilinin mükâfatına eriş, rahmetine nail ol.
   Ey terbiyeli, edepli kişi, illetinin yeniden tazelenmesini istemiyorsan bu doktorun önünde paranı da çıkar, yere koy; başını da secdeye indir.
   Fazla sözü sat da can, mevki ve para pul bağışlamayı satın al.
   Bu suretle de Tanrı seni övsün, rütbene gök bile haset etsin.

2730. Doktorların rızasını elde ederseniz kendinizi görür, halinizi bilir, ayıplarınızı anlar, kendi kendinizden utanırsınız.
   Bu körlüğü defetmek halkın elinde değildir; bu, doktorlara Tanrı tarafından lûtfedilmiş bir hidayettir.
   Bu doktorlara candan kul olun da miskle, amberle dolun!” 

                       
Halkın peygamberleri itham etmesi

Onlarsa, bunların hepsi riyadan, hileden ibaret dediler; nasıl olur da Tanrı falanı, filanı kendisine vekil eder?
   Padişah elçisinin padişah cinsinden olması lâzım. Suyla toprak nerede, gökleri yaratan nerede,

2735. Kafamızda eşek beyni mi var ki sizin gibi bir sineği hüma kuşuyla bir tutalım?
   Hüma nerede, sinek nerede? Toprak nerede, Tanrı nerede? Gökteki güneşle zerrenin ne münasebeti var?
   Bu münasebet, bu alâka, hiç akıllı adamın kabul edeceği şey mi? 

    
Tavşanların, “ Ben ayın elçisiyim; ay, bu çeşmeden vazgeç diyor”  
     demesi için bir tavşanı elçi olarak file göndermeleri – bu hikâyenin
                               tamamı Kelile kitabında vardır -


   Bu, bir tavşanın “ Ben ayın elçisiyim, onunla eşim” demesine benzer.
   Bütün av hayvanları, fil sürüsünün yüzünden suyu güzel kaynağa gidemez olmuşlardı.

2740. Hepsi de korkularından oraya yanaşamıyorlardı. Güçleri, kuvvetleri yoktu, bir düzen düzdüler.
   Bir ihtiyar tavşan, ayın ilk gecesi dağın tepesine çıkıp bağırdı:
   Ey fil padişahı, ayın on dördüncü gecesi gel de kaynağa bak, sözümün doğruluğunu gör!
   Ben elçiyim, elçiye zeval yok… ona ne kızılır, sövülür, ne hapse atılır.
   Ay diyor ki : “ Filler, buradan gidin, kaynak bizimdir, dağılın buradan!

2745. Yoksa sizin gözünüzü kör ederim. Ben, onun sözünü söyledim, boynumdan vebali attım.
   Bu kaynağı bırakıp gidin de ayın kılıncından emin olun.
   Sözümün doğruluğuna nişan de şu:  Filler, su içmek için kaynağa geldiler mi ay harekete gelir.
   Fil padişahı, filân gece gel de kaynakta bu dediğimi gör!
   Ayın yedisi, sekizi olunca fil padişahı su içmek için kaynağa geldi.

2750. O gece vakti hortumunu suya salınca su harekete geldi, ay da hareket etti.
   Fil, suyun içinde ayın titrediğini, harekete geldiğini görünce tavşanın sözüne inandı.
   Fakat “ Filler, biz o ahmak fillerden değiliz ki ayın hareketi bizi korkutsun” dedi.
   Peygamberlerse “ Ah akılsız adamlar ah, size canla, başla verdiğimiz nasihatler, sizin bağınızı kuvvetlendirdi. Vah yazıklar olsun vah!” dediler. 

      
Onların kınamasına Peygamberlerin cevap vermeleri ve misal
                                                  getirmeleri


   Ne yazık… derdinize verilen ilâç, can alıca kahır zehir kesildi.

2755. Bir göze Tanrı, hışım perdesini salınca mum bile aydınlatmaz, karanlığını çoğaltır.
   Sizden ne reisliği arayacak, ne gibi bir ululuk isteyeceğiz? Bizim ululuğumuz göklerden bile üstün!
   İncilerle dolu olan deniz, gemiden ne şeref bulabilir? Hele o gemi, fışkıyla dolu olursa!
   Yazıklar olsun ki o bozarmış kör göze güneş bile bir zerre göründü.
   İblis’in gözü, eşsiz, örneksiz Âdem’i topraktan başka bir şey görmedi.

2760. O iblis’e lâyık göz, yurdu olan yerden baktı, kendisine lâyık görüşle gördü de sahibine Âdem’in baharını kış gösterdi.
   Nice devletler vardır ki bazan devletsiz kişiye isabet eder de mal olmaz, geri döner!
   Nice sevgili vardır ki bir bahtsızın yanına gelir de o, sevgiliyi tanımaz, onunla aşk oyununu oynamaya girişmez.
   Gözü yanıltan da bizim ezelî nasipsizliğimiz. Kalbi çeviren de kötü kaza ve kader!
   Taştan yontulup yapılan put, size kıble olduğundan lânetin, körlüğün gölgesine sığındınız, orada yurt edindiniz.

2765. Zannınızca taştan yapılma putlarınız Tanrı’ya eş oluyor da akılaı can nasıl Tanrı sırrına sahip olmuyor?
   Demek ki bir ölü sinek Tanrı’ya eş oluyor sizce… peki, o halde diri olan insan neden o padişahlar padişahına sırdaş olmasın?
   Yoksa ölü sineğe benzeyen put, sizin tarafınızdan yapıldığı için mi Tanrı’ya eş olmaya lâyık? Diri insan, Tanrı mahlûku olduğundan mı Tanrı sırrın mahrem olamıyor?
   Siz, kendinize, kendi sanatınıza âşıksınız. Yılanların kuyruklarına lâyık olan elbette yılan başıdır.
   Ne o kuyrukta bir devlet, bir nimet vardır, ne o başta bir rahat, bir lezzet!

2770. Yılanın kuyruğu, başının etrafında dönüp dolaşır, kıvrılıp düzelir. Kuyruk ve baş… o iki dost birbirine tam lâyıktır, tam münasiptir!
   İlâhi nâmeyi bir güzelce dinlesen görürsün; Hâkim-i Gaznevî öyle der:
   Takdirin hükmüne itiraz edip de boş boğazlıkta bulunma. Tavşana tavşan kulağı münasiptir.
   Uzuvlarla bedenler tam uygundur… huylarla canlar, tam birbirine denktir.
   Ruha münasip olan her vasfı, şüphe yok ki tam yerli yerinde, tam uygun olarak halk eden Tanrı’dır.

2775. Tanrı, madem ki huyu, cana uygun ve eş olarak yarattı, o halde onu gözle kaş gibi yerinde ve birbirine münasip bil!
   Güzeldeki huylar da uygun ve yerinde, çirkindeki huylar da. Tanrı’nın yazdığı harfler birbirine tam münasip!
   Ey Hasancık, yazı yazanın elindeki kalem gibi gözle gönül de Tanrı’nın iki parmağı arasında!
   Gönül kalemi, lûtuf ve kahır parmakları arasında gâh sıkıntıya düşer, gâh feraha çıkar.
   Ey kalem, ululuğa lâyıksan kimin parmakları arasındasın, bak da gör!

2780. Senin bütün kastin, bütün hareketin bu parmaklardan meydana geliyor. Başın, dört yol ağzında; kahrın, lûtfun, doğru yolla sapıklığın birleştiği yeridir.
   Bu halden hale giriş harflerin, onun yazıp bozmasından meydana gelmekte… bir işe niyetin, yahut bir şeyden vazgeçmen de onun iradesiyle, onun takdiriyle!
   Niyazdan, yalvarıp yakarmadan başka yol yok… bu değişmeyi, bu halden hale girmeyi her kalem bilmez.
   Bilsen bile kendi miktarınca, kendi haddince bilir… iyi de kendi kadrini izhar eder, kötüde de!
   Sebâlılar, tavşanla fil hikâyesini misal getirmeye kalkıştılar ama ezelî sırrı hilelerle karıştırmaya yeltendiler. 

       
Herkes, misâl getiremez, hele bu misâl, Tanrı işine ait olursa

2785. Bu misalleri düzüp koşmak, o tertemiz tapıya affetmeye kalkışmak sizin haddiniz mi,
   Misal getirmek, Tanrı’nın, bir de onun gizli ve aşikâr bilgisine bir delil olan kişinin hakkıdır.
   Sen herhangi bir şeyin sırrını ne bilirin? Kafan kel iken saça, yüze ait nasıl misal getirebilirsin?
   Musa bile sopayı, alelâde bir sopa gördü ama değildi ki… o, bir ejderhaydı; sırrı, dudağını açtı da hakikatini söyledi.
   Öyle bir padişah bile bir sopanın sırrını bilemezse sen, bu tuzakla tanelerin sırrını ne bileceksin?

2790. Musa’nın gözü bile misal hususunda yanılırsa bir fare nasıl olur da hakikate ulaşmaya yol bulur.
   O misa,l bir ejderha kesilir de cevabıyla seni paramparça eder!
   İblis de bu misali getirdi de kıyamete kadar melûn oldu.
   Karun da inat etti, bu misali getirdi de tacıyla, tahtıyla yere geçti.
   Sen bu getirdiğin misali kuzgun ve baykuş bil… onların yüzünden yüzlerce ev bark yıkıldı, yerle yeksan oldu! 

       
Nuh, gemi yaparken kavminin misaller getirerek alay etmesi

2795. Nuh ovada gemi yaparken yüzlerce kişi başına üşüşüp misal getirerek alaya kalkıştılar.
   “ Kuyu bile bulunmayan bir ovada gemi yapıyor, bu ne bilgisiz aptal!” dediler.
   Biri diyordu ki. “ Gemi, hadi yürü koş!” Öbürü diyordu ki: “ Bu gemiye bir de kanat tak!”
   Nuh da “ Ben, bunu Tanrı emriyle yapıyorum, bu alaylarla işime kesat gelmez” demekteydi. 

  
Bir hırsıza “ Gece yarısı bu duvar dibinde ne yapıyorsun?” demeleri,
                               hırsızın “ Davul çalıyorum demesi


   Şu hikâyeyi dinle de bak! Hırsızlığa alışmış herifin biri bir gece bir duvarın dibini delmekteydi.

2800. Hasta ev sahibi, gece yarısı yavaş, yavaş bir tak taktır duydu.

 

AÇIKLAMALAR  ( Beyitler  2101 - 2800 )

 

B. 2101. "İnananlara da, gözlerinizi sımsıkı yumun, kötü bakmayın.." (Sure 24, Nur,  âyet 30).


B. 2122. Namazların ikinci ve son rekâtlarından sonra diz üstü  oturulur ve Tanrı  övülür, birliği ve H.Muhammed'in hak peygamber olduğu söylenir, buna Tahiyyat derler.


B. 2152. Arş, göklerin en yücesi, ferş, yani döşeme de ona nispetle bu yeryüzüdür.


B. 2155. Rükû, namazda ellerini diz kapaklarına götürüp kavrayarak belini  düz bir surette eğmektir.


B. 2158-2159. Namazda   avuçlar,  dizler,  ayakların baş parmakları yere gelmek şartıyla alnı yere koymaya "secde-sücud" derler.


B. 2165-2175. Tahiyyattan sonra baş sağa ve sola çevrilip selâm verilmekle namaz biter.


B. 2183. Tanrı'ya, Peygambere, yahut Tanrı buyruklarından birine inanmayan kâfirdir, dine kendiliğinden bir şey katana, dini bozana da mülhit derler.


B. 2184. Filân işim olursa şu kadar namaz kılayım, şu kadar gün oruç tutayım, fukaraya şu kadar para vereyim... gibi o işin olması için Tanrı'ya bir şey vadetmeye adak, adak adamak (Nezir) derler. Evliyaya, türbelere mum yakmak ve saire gibi dinde olmayan adaklar da adanagelmiştir.


B. 2401. H. Muhammed'in "Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi: Güzel koku, kadınlar, namaz. Namazda gözüm nurlanır, namaz, gözümün nurudur" diye rivayet edilmiştir (Feyz-al Kadir, III, 370).


B. 2461-2462. Kur'anın 36 inci suresi olan Yâsin'de kıyamette ellerin, ayakların yaptıkları şeyleri söyleyecekleri anlatılmaktadır (âyet 65).


B. 2495. Davut Peygamber'in sapan taşıyla Câlût adlı bir kahramanı öldürdüğü Tevrat ve Kur'anda hikâye edilir (Mülûk-i evvel, Bap 17, Sure 2, Bakara, âyet 248-251).


B. 2777. "Hasancık" sözüyle Çelebi Husameddin'e hitap ediyorlar.