Hoşgeldiniz sayın ziyaretçimiz. Bugün 21 Kasım 2017.
E-Posta : Parola :
 

Güzelim istediğin şeye ulaştın mı artık bilgi sahibi olmayı istemek kötüdür.
   Göklerin damlarına çıktıktan sonra da merdiven aramak mânasızdır.
   Hayra ulaşan kişi, dostluk ve başkasına bir şey öğretmek maksatlarından başka bir maksatla yine hayır yolunu arar, o yoldan bahsederse bu iş, soğuk bir şeydir.
   Aydın ayna sâf ve cilâlı bir halde iken onu cilâlamaya kalkışmak bilgisizliktir.

1405. Padişah tarafından kabul edilip huzurunda oturduk dan sonra mektup ve elçi araştırmak çirkin bir şeydir. 
   
    
Bir âşığın, mâşukunun huzurunda aşk mektubu okuması, sevgilinin   
        bu hareketi beğenmemesi, delâlet edilen şey meydana geldikten  
        sonra delil aramak çirkin bir şeydir, bilinen şeye ulaşıldıktan sonra         
                               bilgi ile uğraşmak kötü bir şeydir
  
  
Sevgili âşıklarından birisini huzuruna çağırdı. Âşık aşk mektubunu çıkarıp sevgilisinin huzurunda okumaya başladı.
   Mektupta beyitler, övüşler, ihtiyaç ve âciz yoksulluk… birçok lâflar vardı.
   Mâşuk dedi ki: “ Eğer bu okuma, benim içinse vuslat zamanı ömür zayi etmektir bu! 
   Ben yanımdayım, sen mektup okuyorsun. Bu âşıklık alâmeti değil ki!”

1410. Âşık dedi ki: “ Doğru, sen buradasın ama ben, istediğim zevki, istediğim gibi bulamıyorum ki,
   Geçen yıl senden aldığım zevki, şimdi vuslatına erişmiş olduğum halde alamıyorum.
   Ben bu kaynaktan arı, duru su içtim, o suyla gözümü de yeniledim, gönlümü de. 
   Şimdi kaynağı görüyorum ama su yok. Yoksa su yolumu birisi mi kesti” dedi.
   Mâşuk dedi ki: “ Şu halde ben, senin sevgilin değilim. Ben Bulgar Türküyüm, sen Katu Türkü istiyorsun.

1415. Sen bana değil, bir hale âşıksın. Fakat yiğidim, hal elde kalmaz ki.
   Senin tamamıyla istediğin ben değilim. Âlemde istediğin şeyin bir kısımcağızı da ben de var. 
   Sevgilin değilim, sevgilinin eviyim. Halbuki aşk, peşindir, eldedir; sandıkta değil!
   Sevgili, tek olan sevgiliye derler. Gelişin de ondandır, sonuncu gidişin de ona!
   Onu buldun mu başkasını beklemezsin gayri. Ortada görünüp duran da odur, gizli olan da o!

1420. O hallere sahip bir hâkimdir, mahkûm değil. Aylar, yıllar, o ay yüzlünün kuludur, kölesidir.
   Dilerse söyler, hâle ferman eder… dilerse hükmeder, cisimleri can haline getirir.
   Bekleyip duran, oturup hal arayan, hal bekleyen kişi, işin sonuna varmış değildir.
   Sona varan kişinin eli, hal kimyasıdır, elini oynattı mı bakır, sarhoş bir hale gelir, altın olur. 
   Dilerse söyler, hale ferman eder… dilerse, hükdiken ve neşter, nerkis ve ağustos gülü kesilir.

1425. Hâle mahkûm olansa hal gelince derecesi artan, halsiz kalınca rütbesi eksilen bir adamdır.
   Hulâsa sofi “ İbn-al vakit” tir, fakat vakitten de kurtulmuştur, halden de.
   Haller, onun azmine onun reyine mahkûmdur. Haller, onun Mesih’in nefesine benzeyen nefesleriyle diridir. 
   Sense hale âşıkısın, bana değil. Sen, bir hale sahip olmak ümidiyle benim etrafımda dönüp dolaşıyorsun.
   Bir an eksilen, bir an artıp kemâl bulan hal, Halil’in mâbudu olamaz, batar gider.

1430. Batıp giden, gâh böyle, gâh şöyle olan güzel değildir, ben batıp gidenleri sevmem. 
   Bazan hoş, bazan nahoş olan, bir zaman su, bir zaman ateş kesilen,
   Ayın burcudur ama ay değil…put gibi güzeldir, ama güzelliğinden haberi bile yok!
   Sâf sofi,” İbn-al vakit” tir ama vaktin babasıymış gibi vakti adamakıllı avucunun içine almıştır.
   Bu çeşit sofi, tamamıyla ululuk sahibi Tanrı’nın nuruna gark olmuştur. Kimsenin oğlu değildir o… vakitlerden de kurtulmuştur, hallerden de!

1435. Doğurmayan nura batmıştır. Doğmayan, doğurmayan zatsa ancak Tanrı’dır.
   Diriysen yürü, böyle bir aşk ara… yoksa birbirine aykırı vakitlere kulsun.
   Çirkin, güzel nakışlara bakma da kendi aşkına, kendi dileğine bak! 
   Hor musun, zayıf mı? Buna bakma da ey kadri yüce kişi, himmetine, gayretine bak!
   Ne halde olursan ol, boş durma, ey dudakları kurumuş susuz, daima su araştır!

1440. O susuz, o kupkuru dudağın yok mu? O dudak, sudan haber verme de… nihayet kaynağa ulaşacağını bildirmede. 
   Dudak kuruluğu, suyu haber verir… Bu eziyet, bu susuzluk, muhakkak suya ulaşacağına delâlet der;
   Bu aramak yok mu, kutlu bir iştir. Hak yolundaki bu istek, maniler giderir. Bu istek, dileklerinin anahtarıdır. Bu istek, senin ordundur, bayraklarının yardımcısıdır.
   Bu istek, horoz gibi “ Sabah geliyor” diye nara atarak müjdeler verir. 

1445. Âletin yoksa bile iste ara… Tanrı yolunda âlete ihtiyaç yoktur.
   Oğul, kimi arayıcı görürsen ona dost ol, önünde baş indir.
   De isteklilerin civarında sen de istekli ol… galiplerin sayesinde sen de galebe et!
   Karınca Süleymanlık dilerse onun bu dileğini hor görme, himmetine bak!
   Elinde mala, sanat ve hünere dair ne varsa önce onu istemez, düşünmez miydin, ona bu sayede nail olmadın mı?

 
Davut aleyhisselâm zamanında bir adamın gece gündüz “ Yarabbi, bana
                    eziyetsiz ve helâl rızık ver “ diye dua etmesi

1450. Birisi, Davut Peygamber zamanında her akıllı ve ahmak adamın yanında,
   Daima şöyle dua edip dururdu. “ Yarabbi, bana zahmetsiz, eziyetsiz bir rızık bir servet ver.
   Beni tembel, hor, hakir, ağır ve miskin yaratan sensin.  
   Zayıf ve sırtı yaralı eşeklere, atlarla katırlara yüklenen yük yüklenemez ki.
   Yarabbi, madem ki beni tembel yarattın, rızkımı da tembelliğime bakarak ben çalışmadan ver.

1455. Yarabbi, ben tembelim varlık gölgesine yıkılmış, yatmışım. Bu ihsan ve cömertlik gölgesinde uyuyorum.
   Tembellerle gölgelikte uyuyanlara da elbette başka çeşitte bir rızık vermişsindir.
   Ayağı olan rızık arar, ayağı olmayansa yanıp yakılır, durur.
   O hüzün sahibinin rızkını da ayağına götür, bulutu yeryüzüne doğru sür!
   Yeryüzünün ayağı olmadığından cömertliğin, bulutu ona doğru iki kat sürüp durmakta.

1460. Çocuğun ayağı olmadığı için anası gelir, çocuğun başına nimet ve ihsanlarını yağdırır.
   Yarabbi, senden zahmetsiz, eziyetsiz ve ummadığım bir rızık istiyorum. Zaten istemek den başka bir şeye çalıştığım nerede ki?”
   Bir çok zaman gündüzleri geceye, geceleri ta kuşluk çağına kadar bu duayı eder dururdu.
   Halk, onun sözlerine, ham tamahına, bu çalışıp çabalamasına gülerdi.
   Derlerdi ki “ Bu sersem ne söylüyor, yoksa birisi buna esrar mı yutturdu da aklını aldı.

1465. Rızık, kazançla,zahmet ve meşakkatle elde edilir. Herkes bir sanat, bir iş tutturmuş, rızkını öyle elde eder.
   Rızıkları, sebeplerine yapışarak elde edin... evlere kapılarından girin denmiştir.
   Şimdiki zamanda Tanrı elçisi, padişah ve sultan, hünerlere sahip olan Davut Peygamber’dir.
   Yine de bu kadar yüceliğe, bu kadar naz ü naime sahip olduğu, dostun inayetleri onu seçmiş olduğu halde çalışıyor.
   Mucizelerin haddi, hesabı yok, ona ihsan dalgaları, birbiri üstüne gelip duruyor.

1470. Adem Peygamber’den bu zamana kadar öyle güzel sesli kimse gelmedi.
   Her vaazında iki yüz kişi ölmekte… güzel sesi insanları candan etmekte.
   Aslanlar, ceylânlar va’zına gelmekte… ne onun bundan haberi var, ne bunun ondan!
   Sesine dağlar da ses veriyor, kuşlarda. Onun davetine ikisi de mahrem.
   Onun, bunun gibi ve daha buna benzer yüzlerce mucizeleri var. Yüzünün nuru, cihetlere sığmıyor, bütün cihetleri de kaplamış.

1475. Bunca yücelikle beraber Tanrı, onun bile rızkını çalışmadan vermiyor. Rızıklan ması çalışmasına bağlı.
   Bunca yüceliğine rağmen zırh yapmadıkça, zahmet çekmedikçe rızkı gelmiyor.
   Halbuki sen böyle bayağı ve perişan bir halde kalmış, evinin bucağına kapanmış, felekzede olmuş gitmişsin.
   Halbuki bu adam bunca tersliği ile, bunca adiliği ile beraber hemencecik, ticaretsiz eteğini kârla doldurmayı istemekte.
   Bu çeşit ahmak bir herif ortaya çıkmışta gök yüzüne merdivensiz çıkayım diyor.”

1480. Birisi alaya alıp “ Haydi yürü, rızkın ulaştı, müjdeci geldi” demekte,
   Öbürü gülüp “Sana gelenden bize de hediye ver” diye alay etmekteydi.
   O ise halkın bu kınamasına, bu alayına hiç aldırış etmez duayı niyazı azaltmazdı bile.
   Böyle, böyle şehirde tanındı, boş ambardan peynir aramakta diye şöhret buldu.
   O yoksul ham tamahlılıkla darb-ı mesel oldu ama yinede bu istekten bu niyazdan ayrılmıyordu.

 
Bir öküzün, o ısrarla dua eden adamın evine koşup gelmesi, Peygamber
   aleyhisselâm “ Şüphe yok, Tanrı duada ısrar edenleri  sever “ demiştir. Çünkü o istek ve isteyen kişinin isteğindeki ısrar yok mu… istediği şeyden
                       de daha iyidir, istediğine ulaşmasından da

1485. Nihayet bir gün kuşluk çağında yine ağlayıp inleyerek bu çeşit dua edip dururken,
   Birdenbire evine doğru bir öküz koştu. Boynuzu ile kapıya vurup kilidi kırdı.
   Küstahçasına eve girdi. Adam hemen sıçrayıp öküzü boynuzlarından bağladı.
   Durmadan, aman vermeden hemencecik boğazını kesti.  
   Derisini, yüzdürmek için gövdesini alıp koşa koşa kasaba götürdü.


          Mesnevî’yi nazmedenin özrü ve Tanrı’dan yardım istemesi

1490. Ey doğacak çocuğun oynaması gibi bu mânaları içimde oynatıp duran Tanrı, mademki bunun tamamlanmasını diliyorsun,
   Kolaylaştır, yol göster, muvaffakiyet ver. Yahut da bu isteği, bu iştiyakı gider, bizi muahaze etme.
   Madem ki müflise altın ihtiyacını ilham ediyorsun, ey gani padişah, gizlice ona altın ihsan et.
   Sen olmadıkça, senin inayetin lûtfetmedikçe gece gündüz nazım ve kafiyenin ne değeri olabilir,bu çeşit meydana gelen şiire kim bakar ki?
   Ey bilgi sahibi padişah, nazım da, cinas da kafiye de korkudan senin emrine kuldur.

1495. Sen, her şeyi, seni tespih eder bir hale koymuşsun, akıl ve temyiz sahibi olanlar da seni tespih eder, akıl ve temyiz sahibi olmayanlar da.
   Her birinin başka çeşit bir tespihi var. Bunun halinden onun haberi bile yok!
   İnsan, cansız şeylerin tespih etmesini inkâr eder ama cansız şeyler, ona kullukta üstattır.
   Hattâ yetmiş iki milletin her biri öbürlerinin halinden bihaberdir… hepsi de şüphe içinde kalmıştır.
   Konuşan, söz söyleyen iki kişi bile birbirinin halinden haberdar olmazsa duvarla kapı, nasıl birbirini anlar, duyar?

1500. Ben, söz söyleyen adamın bile tespihinden gafil olursam gönlüm, sessiz sedasız bir şeyin tespihini nasıl duyar?
   Sünni, Cebri’nin tespihinden bihaberdir.Cebri’ye de Sünni’nin tespihini eser etmez.
   Sünni’nin hususi bir tespihi vardır. Fakat Cebri’nin de bunun zıddı olan bir tespihi vardır ki, ona sığınır.
   Bu, “ O, sapıktır, yol azıtmıştır” der durur. Halbuki onun halinden de haberi yoktur, “ Kün” emrinden de!
   O da, “ Bunun hakikatten ne haberi var ki” demektedir. Tanrı takdir etmiş de onları savaşa düşürmüştür.

1505. Bu suretle de her birinin aslını meydana çıkarır,bir cinse mensup olmayandan izhar eder.
   Herkes kahrı lûtuftan ayırt eder, anlar… İster bilgi sahibi olsun, ister cahil, ister aşağılık!
   Fakat kahır içinde gizli olan lûtfu, yahut lûtuf içinde gizlenmiş bulunan kahrı,
   Az kişi anlar. Meğer ki gönlünde bir can mehengi olan Tanrı’ya mensup bir er olsun.
   Bundan başkaları kahırda gizli olan lûtufla,lûtufta gizli bulunan kahrı anlayamaz, şüpheye düşerler. Onlar, âdeta yuvalarına bir kanatla uçup ulaşmak isteyen kuşlara benzerler!

1510. Bilginin iki kanadı vardır, şüpheninse tek. Zan noksandır, uçmaz.
   Tek kanatlı kuş, çabucak baş aşağı düşer. Sonra uçmaya savaşır ama ya iki adımlık bir yer aşabilir, ya birazcık daha fazla.
   Şüphe kuşu düşe kalka ümit yuvasına tek kanatla uçmaya savaşır.
   Fakat şüpheden kurtuldu da bilgi sahibi oldu mu o tek kanatlı kuş,iki kanatlı kesilir. Kanatlarını açar.
   Ondan sonra yüzüstü, eğri büğrü değil, doğru yolda güzelce uçar gider.

1515. Cebrail gibi iki kanatlı şüphesiz, hilesiz, kıyl ü kalsiz uçar.
   Bütün âlem, ona “ Sen Tanrı yolundasın, dinin doğru” dese,
   O onların lâfına güvenmez, o sözlerden gururlanmaz, onun tek canı, onlara çift olmaz.
   Yahut herkes “ Sen yol azıtmışsın, kendini dağ sanıyorsun ama bir saman çöpüsün sen” dese,
   Onların kınamasına aldırış etmez, onların kininden, hasedinden dertlenmez.

1520. Hattâ dağla deniz bile söze gelse de “ Sen sapıklıkla eş olmuşsun “ dese,
   Bir zerre bile hayale düşmez, azıcık olsun kınayanların kınamasından elem duymaz.

 
Halkın ululaması ve alıcıların rağbeti yüzünden bir adamın hastalanması
                                   ve bir muallimin hikâyesi

   Bir mektebin talebesi, hocalarından bıkmışlar, çalışıp çabalamadan usanmışlardı.
   Ne yapıp yaparak bir iş becermek, bu suretle de muallimi derde düşürmek için birbirleriyle görüşüp danıştılar.
   “ Hoca hiç hastalanmıyor ki birkaç günceğiz olsun mektebe gelmesin de rahat kalalım;

1525. Bu hapisten, bu darlıktan, bu çalışıp çabalamadan kurtulalım. Mermer kaya gibi yerinde durup duruyor” dediler.
   İçlerinden birisi, en zekileriydi. Bir tedbir düşündü. “ Hocam, nasılsın, neden böyle benzin sararmış?
   Hayır ola, rengin kaçmış senin… bu ya hava çarpmasından, ya sıtmadan derim.
   Hoca, elbette bu sözden biraz olsun vehme düşer. Sen de bu çeşit sözlerle bana yardım edersin kardeşim.
   Mektebin kapısından içeri girer girmez, “ Hayır ola hocam, bu halin ne” dedi.

1530. Vehmi biraz daha artar, akıllı adam bile vehimle delirir gider.
   Üçüncü, dördüncü, beşinci olarak gelenler de bizden sonra bu çeşit sözler söyler, acıklanırlar.
   Otuz çocuk da hep bu sözü söylerse adamı iyice vehim kaplar, iş olur biter” dedi.
   Çocukların hepside “ Aferin zeki çocuk, bahtın daima yâver olsun, Tanrı sana yardım etsin” dediler.
   Birleşip hiç birisinin bu kavilden, bu karardan dönmeyeceklerine ait kuvvetlice ahdettiler.

1535. Sonra o zeki çocuk, içlerinden kimsenin bunu söylememesi için hepsine yemin ettirdi.
   O çocuğun bu tedbiri, hepsinin tedbirinden üstün olmuştu, onun aklı, bütün çocukların aklından ileriydi.  
   Güzellerin bazıları, nasıl bazılarından üstün, bir kısmı da öbürlerinden aşağıysa insanların akılları da fazla, yahut eksiktir.
   Ahmed, “ Erlerin güzelliği, dillerinin altında gizlidir” mealinde bir söz söyledi.

       
İnsanların akılları, yaratılışta farklıdır, fakat Mutezile’ye göre  
               müsavidir, artıklık, eksiklik, bilgi tahsilinden ileri gelir

   Akıllardaki aykırılık, yaratılıştadır. Bu hususta Sünni’lerin sözünü dilemek, onların hükmünü kabul etmek gerek.

1540. Bu hüküm itizal ehlinin sözlerine aykırıdır. Onlar, “ Akıllar yaratılışta aynı derecededir,
   Tecrübe ve öğreniş, aklı çoğaltır, azaltır, bu suretle bir adam, öbüründen daha bilgili olur” derler.
   Bu söz bâtıldır. O zeki çocuk, herhangi ir meslekte tecrübe sahibi değildi ya.
   Fakat o küçük çocuk, öyle bir tedbirde bulundu ki yüzlerce tecrübe sahibi ihtiyar, o tedbirinin kokusunu bile alamadı.
   Zaten yaradılışta olan üstünlük, çalışıp çabalama, düşünüp taşınma ile elde edilen üstünlükten elbette iyidir.

1545. Sen söyle, Tanrı vergisi mi daha iyi, yoksa topal eşeğin rahvan atı taklidi mi?

                          Çocukların hocayı vehme düşürmeleri

   Ertesi gün oldu. Çocuklar, bu düşünceyle mektebe geldiler.
   Hepsi de dışarıda bu fikri ortaya atan zeki çocuğu bekliyorlardı.
   Çünkü bu tedbirin kaynağı oydu. Baş, daima ayağın reisidir… Ayağı çekip götüren baştır.
   A mukallit, gök nurunun bir kaynağı olan kişiden üstün olmayı isteme.

1550. Çocuk geldi, hocaya, selam verip “Hocam, hayır ola, benzin sararmış” dedi.
   Hoca “Hasta filan değilim, saçmalama… geç yerine otur” dedi.
   Dedi ama hatırına da bir vehim tozudur kondu, az bile olsa gönlüne bir endişedir düştü.
   Derken öbür çocuk içeri girdi. O da öyle söyleyince o vehim arttı.
   Böyle böyle vehmi arttıkça arttı. Haline şaştı kaldı, hasta olduğuna hükmetti.

        
Firavun’un da bu çeşit halkın ululamasından hasta düşmesi

1555. Kadın, erkek, çoluk, çocuk… halkın secde etmesi de Firavun’un gönlüne tesir etti, hastalandı.
   Herkes ona Allah’sın, padişahsın dedikçe vehimlendi, bu vehimle öyle bir dereceye geldi ki,
Tanrılık, dâvasında yiğitleşti, ejderha kesildi, doymak nedir bilmez oldu!
   Aklı cüz’inin âfeti vehimdir, zandır. Çünkü onun vatanı karanlıklar diyarındadır.
   Yerde yarım arşın enlikte bir yol olsa insan, hiç vehimlenmeden rahatça yürür.

1560. Fakat yüksek bir duvarın üstünde gitsen yolun genişliği iki arşın olsa yine eğri büğrü gidersin.
   Hattâ gönlüne düşen vehim yüzünden belki de düşersin. Vehimden gelen korkuya iyice dikkat et de vehimin kötülüğünü anla.

                          
Hocanın vehimle hastalanması

   Hoca vehimden korkudan hastalandı. Yerinden sıçrayıp kalktı, kilimini başına örttü.
   “ Zaten sevgisi az, ben bu halde, olduğum halde halimi sormadı bile.
   Rengimin solukluğunu, benzimin uçukluğunu haber bile vermedi. Bana kastediyor, benden kurtulmaya yol arıyor.

1565. Kendi güzelliğinden kendi cilvesinden kendisi sarhoş olmuş. Benimse haberim bile yok… Halbuki leğenim, damdan düşmüş, rüsvay olmuş gitmişim” diye karısına kızgın bir halde,
   Evine gelip kapıyı şiddetle açtı. Çocuklarda hocanın ardından geliyordu.
   Karısı, “Hayır ola, erken geldin. Allah esirgesin, başına kötü bir şey gelmesin de” dedi.
   Hoca dedi ki. “ Kör müsün sen? Bir benzime, bir halime baksana. Yabancıların bile derdimle dertleniyor, feryada geliyor.
   Sen evimin içinde olduğun halde bana düşmanlığından, bana karşı münafıklıkta bulunduğundan yanıp yakıldığımı, görmüyorsun bile”

1570. Kadın, “ A hocam, senin bir şeyin yok. Bu endişen mânasız ve saçma bir vehimden ibaret” dediyse de,
   “ A kahpe inat mı ediyorsun? Halimde ki kırgınlığı, tir tir titrediğimi görmüyor musun?
   Körsen benim ne cürmüm var? Ben kendi derdime düştüm, bu gussadan perişan bir haldeyim zaten” dedi.
   Kadın “ Hocam, ayna getireyim de bak… Benim bir suçum var mı,  yalan söylüyor muyum, anla” dediyse de hoca,
   “ Git, aynan da batsın, sen de bat. Zaten daima bana buğzetmede, daima bana kin gütmede, benimle inat edip durmadasın sen.
  
1575. Yatağı yay, yorganı getir… ben yatayım hele… başım ağırlaştı” dedi.
   Kadın biraz duraklayınca “ Hadi behey düşman senin lâyığın bu laf, durmasana” diye bağırmaya başladı.

     
Hocanın, vehminden yatağa, yorgana düşmesi ve hastayım diye      
                            vehimlenerek inlemeye başlaması


   Kocakarı, yatak yorgan getirip döşedi. “ İçi vehim ateşiyle dolu, imkan yok.
   Bir şey söylesem beni itham edecek. Fakat söylemesem de bu hastalık sahiden hastalık haline gelecek.
   Kötüye yorma, vehimlenme, insanı hiçbir hastalığı yokken hasta eder.

1580. Kabul edilmesi farz olan Peygamber hadisidir bu: Hasta değilken kendinizi hasta gösterirseniz sahiden hastalanırsınız.
   Hasta değilim desem, bu karı yalnız kalmayı istiyor, yapacağı bir iş var.
   Beni evden atacak, sonra da ne kötülükte bulunacaksa bulunacak diyebilir” dedi.
   Hoca, yorganını çekip uzandı, ahlayıp puflamaya, inim inim inlemeye başladı.

1585. “ Bunca işler işledik, bunca düzenler düzdük; yine de zindandayız. Kurduğumuz yapı, kötü yapıymış, biz de kötü kurucular!” diyorlardı.

     
Çocukların, bizim Kur’an okumamızdan hocanın baş ağrısı artıyor   
                     diye onu ikinci defa olarak vehme düşürmeleri

   O zeki çocuk, “ Arkadaşlar, dersinizi bağıra bağıra okuyun” dedi.
   Hepsi birden bağıra  bağıra okumaya başlayınca dedi ki: “ Çocuklar, bizim bağırmamız hocaya fena gelir.
   Bu gürültü hocanın baş ağrısını fazlalaştırır. Bu dert, bir kuruşa değer mi?
   Hoca, doğru söylüyor, başımın ağrısı fazlalaştı. Hadi gidin!” dedi.

                  
Çocukların bu hileyle mektepten kurtulmaları

1590. Çocuklar, yeri öpüp “ Kerem sahibi, hastalık, senden uzak olsun” dediler.
   Mektepten fırlayıp tanelere uçuşan kuşlar gibi evlerine koşuştular.
   Anneleri kızarak “Bu gün mektep var. Sizse oyuna dalmışsınız” dedi.
   Özür getirip dediler ki: “ Dur hele anne, suç bizim değil, bizim kabahatimiz yok.
   Nasılsa hocamız hastalandı, perişan bir hale geldi”

1595. Anneleri dedi ki. “Hile , düzen. Siz bir ayran için yüz yalan söylersiniz.
   Hele sabah olsun, hocanıza gideyim de bu hilenin aslını öğreneyim”
   Çocuklar, “ Peki, git de doğru mu söylüyoruz, yalan mı, anla” dediler.

               
Çocukların annelerinin hocayı dolaşmaya gitmeleri

   Sabah olunca anneleri, hocayı dolaşmaya gittiler. Bir de baktılar ki hoca, ağır bir hastalığa tutulmuş, yatmakta.
   Fazla örtündüğü, başını bağladığı, yüzünü kapattığı için kan-tere batmış.

1600. Hafif hafif ah etmekte. Hepsi Lâ havle demeye başladılar.
   “ Hayrola hocam, bu baş ağrısı ne? Allah sağlık versin, vallahi hiç haberimiz yok” dediler.
   Hoca” Benim de haberim yoktu. Bu kahpe oğulları haber verdiler işte,
   Ben çalışıp çabalıyor, kıyl ü kaalle meşgul bulunuyordum, haberim bile yoktu. Meğerse içimde dehşetli bir hastalık varmış” dedi.
   İnsan, bir işe ciddiyetle koyuldu mu hastalığını göremez, körleşir.

1605. Mısır kadınları da Yusuf’un güzelliğine daldılar, haberleri bile olmadı da,
   Ellerini, bileklerini paramparça ettiler. Hayrete düşen ruh, ne önü görür, ne ardı!
   Nice babayiğit erler vardır ki savaşta elleri, ayakları kesilir de,
   Yine savaştan el çekmez, kendini sağlam sanırlar.  
   Fakat sonradan görür ki el kesilmiş, bir hayli de kan akmış da haberi bile yok!

 
Ten, ruhun elbisesine benzer, bu el de ruhun elinin yenidir, bu  ayak da
                                 ruhun ayağına giydiği mesttir


1610. Bil ki bu ten, elbiseye benzer. Yürü, bu elbiseyi giyeni ara, elbiseye sürünüp durma.
   Ruha Tanrı’yı tevhit etmek hoş gelir. Görünmeyen bir başka el, ayak var.
   Rüyada el, ayak görür, bir şey alır, bir yere gider, birisiyle görüşür, konuşursun ya… onu hakikat bil saçma zannetme.
   Sen, bedensiz bir bedene sahipsin, gayri canının cisminden çıkacağından korkma.


                         Dağda halvet eden dervişin hikâyesi
 ”* Halktan çekilmenin ve yalnızlığın tatlılığı, Tanrı da, Ben, beni ananla bir yerde oturur, benimle ünsiyet bulanın enisi olurum   demiştir. Bu söz de bu hikâyeye girer. Herkesle beraber bile olsa bensiz olduktan sonra hiç kimseyle beraber değilsin  demektir. Herkesten çekilmiş olsan bile yine benimle olduktan sonra herkesle berabersin

  
Dağlarda oturan bir derviş vardı. Yalnızlık, onun arkadaşı ve nedimiydi.

1615. Tanrı şarabını içmiş olduğundan erkeklerin sözlerinden de usanmıştı, kadınların sözlerinden de.
    Bize bir yerde oturup yerleşmek nasıl kolay geliyorsa bazı kimselere de bir yerden bir yere gezip durmak öyle kolay gelir.

  
Sen, nasıl ululuğa âşıksan bir sanatkâr da mesela demirciliğe âşıktır.
   Herkesi bir iş için yetiştirmişler, gönlüne o işin meylini vermişlerdir.
   Gönülde bir meyil olmadıkça el, ayak nasıl hareket eder. Su, rüzgar olmadıkça çerçöp nasıl akar, savulur?

1620. Kendinde göğe doğru çıkmaya bir meyil gördün mü hüma kuşu gibi devlet kanadını hemen aç!

  
Fakat kendinde yeryüzüne bir meyil gördün mü feryat et , ağlayıp inlemeyi hiç bırakma.
   Akıllılar önceden feryat ederler, bilgisizlerse işin sonunda başlarına vururlar!
   Sen, işin önünde sonunu sor da kıyamet günü pişman olma.


        Kuyumcunun, işin sonunu görerek kendisinden ödünç bir terazi  
                            isteyene ona göre söz söylemesi

  
Birisi, kuyumcunun birine giderek “ Altın tartacağım, bana terazini versene” dedi.

1625. Kuyumcu dedi ki. “ Babacığım, hadi git, bende kalbur yok!” Adam: “Alay etme benimle. Ver şu teraziyi” dedi.
   Kuyumcu dedi ki. “ Dükkânımda süpürge yok” Adam: “ Kâfi yahu, bırak alayı”
   Ben senden terazi istiyorum. Sağırlıktan gelme; şu tarafa, bu tarafa, bu tarafa gidip durma, ver teraziyi” dedi.

  
Kuyumcu dedi ki. “ Sağır değilim, sözünü duydum, söylediğim sözleri de mânasız sanma.
   Sözünü duydum ama sen kuvveti, kudreti kalmamış bir ihtiyarsın, hiç şüphem yok, zayıflıktan elin titreyecek.   

1630. Tartacağın altın da külçe değil, tozu var, kırık dökük bir şey. Elin titreyecek, yere dökeceksin,

  
Sonra bana bir süpürge ver de toza, toprağa dökülen altınımı süpüreyim diyeceksin.
   Altını süpürüp bir yere toplayınca da güzelim, kalbur isterim diye tutturacaksın.
   Ben, işin sonunu önceden gördüm, iyisi mi hadi sen başka bir yere git!”
   *Artık o dağlıklarda yurt tutup, orada yiyen, içen tek ve ulu şeyhin hikâyesini tamamla.


   Dağlardaki ağaçlardan meyve düşürmeyeyim, ağacı silkmeyeyim, hiç 
   kimseden açıkça, yahut gizli kapalı bir şey istemeyeyim, şu ağacı silk 
   demeyeyim, yalnız ağaçtan kendiliğinden düşen meyveleri yiyeyim diye
   nezretmiş olan ve dağlarda halvet etmiş bulunan zâhidin hikâyesinin
                                               son kısmı

  
O dağlarda ağaçlar, meyveler, sayısız elmalar, armutlar, narlar vardı.
   *O derviş, meyvelerle gıdalanır, başka hiçbir şey yemezdi.

1635. Tanrı’ya “ Yarabbi seninle ahdım olsun. Bu ağaçlardan meyve toplamayayım.
   Rüzgârla yere düşen meyvelerden başka hiçbir meyve yemeyeyim, elimi hiçbir dala uzatmayayım.” dedi.

  
Bir müddet nezrine vefa etti. Fakat nihayet kaza ve kaderin imtihanları çıkageldi.
   Bu yüzden, sözlerinizde daima inşallah deyin, ahitlerinizde de Tanrı dilerse sözünü söyleyin.
   Çünkü ben, gönüle her zaman başka bir meyil verir, her an gönüle başka bir dağ vururum.


1640. Biz her sabah yeni bi işte, yeni bir güçteyiz. Her şey, bizim dileğimize göre meydana gelir denmiştir.
   Hadiste “ Gönül, ovada rüzgârlara tabi bir tüy benzer.
   Rüzgâr, tüyü her tarafa uçurur, gâh sola, gâh sağa götürür durur.” denmektedir.
   Başka bir hadiste de denmiştir ki: “ Bu gönlü ateş üstündeki kazanda kaynayan bir su bil!”

  
Gönlün her an başka bir dileği vardır. Fakat bu dilek kendisinden değildir, başka bir yerdendir.

1645. Şu halde gönlün reyine, gönlün dileğine neden emin olur da ahdeder, sonunda da pişman olur,nedamete düşersin?
   Fakat bu yine de Tanrı’nın hükmündendir. Tanrı’nın takdiridir. Kuyuyu görürsün de çekinmeye kudretin olmaz.

  
Uçan kuşun tuzağı görmeyip hapse düşmesine taaccüb edilmez ki.
   Şaşılacak şey şudur: Hem tuzağı görür, hem mıhı görür de yine sonunda ister istemez o tuzağa düşer!
   Gözü açık kulağı açık, tuzak önde… yine de kendi kanadıyla tuzağa doğru uçar!


  Kaza ve kader tuzağının eseri görünen, kendisi görünmeyen bir şeye
                                                 benzemesi

1650. Bir kişizade görürsün… çula, çuvala bürünmüş, baş açık, belâlara uğramış.
   Bir kahpenin sevdasıyla yanıp tutuşuyor. Elbiselerini, malını, mülkünü sarmış.
   Elindeki, avucundaki gitmiş, adı kötüye çıkmış hor hakir bir hale gelmiş, düşmanlarının isteği gibi tepesi üstüne yuvarlanıp gidiyor!

  
Adamcağız bir zâhit gördü mü “ Ey ulu, Allah için bana bir himmet et.
   Bu aşağılık ve kötü sevdaya düştüm, elimdeki maldan, altından, nimetten oldum.

1655. Bir himmet et, belki bu dertten kurtulur, bu kara balçıktan sıçrar, çıkarmı der”.
   Halktan da dua etmelerini istemektedir. İleri gelenlerden de..“ Aman, beni kurtarın, kurtarın, kurtarın!” demektedir.
   Eli de açık, ayağı da. Ne onu bağlamışlar, ne başında bir adam var, ne ayağın da bukağı!
   A adam, hangi bağdan kurtulmak istiyor, hangi hapisten kaçmak diliyorsun?
   Hangi bağdan olacak? Tertemiz ruhtan başka kimsenin göremediği takdir bağından gizli olan kaza bağından!


1660. Ortada değil görünmüyor, gizli ama zindandan da beter, demir zincirlerden de!
   Çünkü demir zincirleri demirci kırabilir, bir adam zindanın temelini kazıp duvarını yıkabilir.
   Fakat şaşılacak şey şu ki gizli olan kuvvetli bağı kırmaktan demirciler bile âcizdir.
   O bağı Ahmed görebilir de, “ Boynunda da hurma lifinden bir ip var” der.

  
Ahmed, Ebuleheb’in karısının sırtındaki odun yükünü gördü de ona “ Odun hamalı” dedi.

1665. İpi de ondan başka kimse görmedi, odunu da. Ona  her görünmeyen şey, görünür.
   Başkaları umumiyetle tevil ederler; bu akılsızlıktan böyle söylüyor derler. Sanki onların akılları başlarındaymış!

  
Tevil ederler ama hakikatte onun sırtı, o odun yükünün altında iki büklüm olmuştur, gözünün önünde feryat edip durmakta.
   Bana bir dua edin., bir himmet edin de kurtulayım, şu gizli bağdan sıyrılayım demektetir.
   Bu nişaneleri apaçık gören, nasıl olur da şakiyi saitten ayırt edemez.


1670. Bilir, tanır ama Tanrı sırrını açmak helâl olmadığından ululuk sahibi Tanrı’nın emriyle örter, gizler.  
   Bu sözün sonu yoktur, gelelim hikâyeye: O yoksul, açlıktan zayıf, perişan bir hale geldi, harekete bile mecali kalmadı.


   Ağaçtan armut koparmamayı nezreden yoksulun âciz kalıp koparması  
                          ve derhal Tanrı azabının gelip çatması

  
Derviş tam beş gün armut ağacını silkmedi, fakat açlık ateşi de sabrını tüketmekteydi.
   Bir dalda birkaç armut gördü, fakat yine sabredip kendisini çekti.
   Bu sırada bir rüzgâr geldi, dalı eğdi. Dervişin nefsi, onları yemeye yeltendi, galebe de etti.

1675. Açlık, zayıflık, bir yandan da takdir, zâhidi nezrine vefadan alıkoydu.
   Ahdini bir yana bıraktı, daldaki armudu kopardı, yedi.  
   Fakat hemencecik Tanrı azabı erişti, gözünü açtı, kulağını çekti.


       Şeyhi de hırsızlarla beraber görerek hırsız sanıp elini kesmeleri

  
Yirmi tane, yahut daha fazla hırsız, oraya gelip konmuştu. Çaldıkları şeyleri aralarında pay ediyorlardı.
   Birisi şahneye haber vermişti. Derhal şahnenin adamları oraya gelip hepsini yakaladılar.
   *Şahne hiddete gelip cellâda “ Bunların ellerini, ayaklarını kes” dedi.

1680. Cellât, oracıkta hepsinin sol ayaklarıyla sağ ellerini kesmeye başladı. Bir gürültüdür koptu.

  
O arada zâhidin eli de yanlışlıkla kesildi. Cellât, ayağını kesmek üzereyken,
   Rütbesi pek büyük bir atlı gelip yetişti, cellâda “ Behey köpek kendine gel.
   Bu, filan Şeyhtir, Tanrı abdalıdır. Neden onun elini kestin ?” diye bağırdı.
   Cellât, elbisesini yırtıp giderek yana yakıla şahneye hali anlattı.

1685. Şahneye yalınayak geldi, Tanrı şahit ki bilmedim diye özürler dilemeğe,
   Ey kerem sahibi, ey cennetliklerin ulusu, bu kötü işi affet, hakkını helâl eyle. Beni bağışla demeye başladı.

  
Şeyh dedi ki: “Ben, bunun sebebini biliyor, suçumu anlıyorum.
   Ben onun yemininin hürmetini terk ettim, onun adaleti de benim( yeminimi) sağ elimi kestirdi!
   Ben kötü olduğunu bildiğim halde ahdimden döndüm. Bunun kötülüğü elime geldi.

1690. Ey vali, sevgilinin hükmüne elimiz de feda olsun, ayağımız da, beynimiz de, derimiz de!
   Bu, bana kısmetmiş! Sana helâl ettim.
Sen bilmeyerek yaptın, bir suçun yok ki.
   Halimi bilenin, fermanı yürür. Tanrı emrine itiraz etmek nerede?”
   Nice kuş vardır ki uçup tane arar… boğazı, boğazının kesilmesine sebep olur.
   Nice kuş vardır ki açlık ve midesi yüzünden dam kenarında, kafes içinde mahpustur.


1695. Nice balık vardır ki su içinde her şeyden eminken boğazının hırsı yüzünden oltaya tutulmuştur.
   Nice namuslu, örtülü kadın vardır ki ferciyle boğazının şomluğundan rüsvay olmuştur.
   Nice bilgili ve iyi huylu kadı vardır ki boğazının yüzünden rüşvet almış, utanıp yüzü sararmıştır.

  
Hattâ Harut’la Marut bile o şarabı tatmışlardır da o şarap, onların göğe çıkmalarına mâni olmuştur.
   Bayezid, bu yüzden çekindi, işte. Kendisinde namaz kılma hususunda bir tembellik gördü.

1700. O çok akıllı şeyh, sebebini düşündü, fazla su içmesinde buldu.
   “ Tam bir yıl su içmeyeceğim” dedi. Dediğini de yaptı, Tanrı sabır ve tahammülünü verdi.

  
Onun bu pek ehemmiyetsiz mücahedesi, din içindi, bu yüzden de sultan oldu, ârifler kutbu oldu.
   Şeyhin de eli boğazı yüzünden kesildi ve o zâhit adamın şikâyet kapısı bağlandı.
   Adı halk arasında “ Şeyh-i Akta’- eli kesik şeyh-” kaldı, halk onu bu adla tanıdı.


                 Şeyh-i Akta’ın kerameti ve iki elle zembil örmesi

1705. Onu birisi ottan,çöpten yapılmış bir gölgelikte ziyaret etti. İki elle zembil örmekte olduğunu gördü.
   Şeyh ona “ Ey canının düşmanı, neden böyle küstahlık edip yanıma geldin?
   Neden izinsiz içeri girdin?” dedi. Adam, “ Sevgimden fazla iştiyakımdan” deyince,
   Şeyh gülümsedi de dedi ki: “ Öyleyse gel… fakat ey ulu kişi, bunu gizle.

  
Ben ölmeden ne bir dosta, ne bir sevgiliye ne de bir aşağılık kişiye, hiç ama hiç kimseye söyleme!

1710. Bundan sonra bir bölük halk onu iki elle zembili örerken penceresinden gördüler.
   Şeyh, “ Yarabbi, hikmetini sen bilirsin. Ben gizliyorum, sen aşikâr ediyorsun” dedi.
   Ona şöyle ilham geldi. “ Birkaç kişi, senin elinin kesik olması kınadılar, sana münkir oldular.

  
O herhalde yolda yalancıydı ki Tanrı, onu bu, taife arasında rüsvay etti dediler.
   Ben onların kâfir olmasını, bu azgınlıkla, bu sapıklıkla, bu kötü şüpheyle geçip gitmelerini istemem.

1715. Ben de şu kerameti aşikâr ettim, iş işlediğin vakit sana iki el ihsan ettiğimi gösterdim.
   Ki o biçareler, hakkında kötü bir şüpheye düşüp de huzurumdan merdud olmasınlar.
   Ben sana bu kerametler olmaksızın da daha önce bizzat teselliler verdim.
   Bu kerametleri ise ancak onlar için verdim,bu mumu ancak onlar için yaktım.
   Sen, ölümden, bedeninin cüzlerinin ayrılacağından korkmaktan geçtin.

1720. Sende, başının, ayağının gideceğine dair korku kalmadı. Vehmi bırakmak, senin için ulu bir siper oldu.”


        Firavun sihirbazlarının elleriyle ayaklarının kesilmesine aldırış
                                     etmemelerindeki sebep

  
Firavun, sihirbazları yeryüzünde öldürmekle tehdit etmedi mi?
   Sizin ellerinizi, ayaklarınızı çaprazına kestirir sizi asarım, affetmem demedi mi?
   O, sihirbazların vehme düşeceklerini, korkacaklarının, vesveseye uğrayacaklarını sanıyordu.
   Titremeye başlayacaklarını, ürküp korkacakların, bu tehditlerden vehmedeceklerini umuyordu.


1725. Bilmiyordu ki onlar, bu işlerden kurtulmuşlar, gönül nurunun göründüğü pencerenin önüne oturmuşlar…
   Gölgelerinin, kendilerinden meydana geldiğini bilmişler, çevik bir hale gelmişlerdir.
   Bu gül bahçesinde felek havanı, onları yüzlerce defa dövüp ezse bile,
   Bu terkibin aslını görmüş olduklarından artık vehmin ferilerinden pek korkmazlar.

  
Bu âlem, bir rüyadır, zanna kapılma sen. Rüyada bir el kesilse bile zararı yok.

1730. Rüyada başın kesilse de hakikatte yine başın yerindedir, ömrün de uzun olur.
   Rüyada kendini ikiye biçilmiş görsen bile kalktın mı vücudun da sağlamdır, bir hastalığında yoktur.
   Hâsılı rüyada vücudunu noksan görmekten ne çıkar? Yüzlerce parçaya ayrılsan bile ne korkacaksın ki?

  
Suretle kaim olan bu cihan hakkında da Peygamber, uyuyanın gördüğü bir rüya dedi.
   Sen, bu sözü taklit yoluyla kabul ettin, fakat salikler bunu rivayet edilmeden de gözleriyle gördüler.

1735. Sen gündüzün de uykudasın. Bu uyku değil deme. Gölge feridir, asıl ise ancak ay ışığından ibarettir.
   Ey yiğit, bil ki uykun da uyanıklığın da uyuyan adamın rüya içinde rüya görmesine benzer.
   Bu adam, kendisini uyuyorum sanır ama bilmez ki ikinci uykudadır, iki kat uyku içindedir.
   Testici, bir testiyi kırarsa dilediği zaman yine yapar da.
   Kör, her adımda kuyuya, çukura düşmekten korkarda binlerce korkuyla yol yürür.

1740. Fakat gören kişi yolun enini, boyunu görür, çukuru, kuyuyu bilir.
   Her adımda ayakları, dizleri titremez. Her dertten yüzünü ekşitir mi ki?
   Sihirbazlar, “ Ey firavun, halk, biz, her sesten, her gulyabaniden ürküp duracak adam değiliz.
   Bizim hırkamızı yırt, onu diken var… olmasa bile çıplak olmamız daha iyi.
   Bu güzeli çıplak olarak koçmamız daha hoş. A bir işe yaramaz , bir şey beceremez düşman!

1745. Tenden mizaçtan soyunmaktan daha hoş bir şey yoktur, a ilhama mazhar olmayan sersem Firavun!” dediler.


     Devenin önünde giden katırın “ Ben yol yürürken ikide bir yüzüstü
       kapanıyorum, sense pek nadir düşüyorsun “ diye şikâyet etmesi

  
Katırın biri deveye “ Arkadaş, yokuş olsun, iniş olsun en dar yolda bile,
   Sen güzelce gidiyor, hiç kapaklanmıyorsun. Bense durmadan tepesi üstü düşüp duruyorum.
   Yol ister kuru olsun, ister balçık… daima yüzüstü kapaklanıyorum.
   Bunun sebebi ne? Bana bir söyle de ne yapmalı, nasıl etmeli anlayayım” dedi.

1750. Deve dedi ki: “ Benim gözüm senin gözünden daha kuvvetlidir, daha iyi görür.
   *Sonra ben, yukardan bakmaktayım, bu sebeple hiç yüzüstü düşmem.
   Yüce bir dağın başına çıktım mı en son çukuru bile görürüm.
   Tanrı, bütün inişleri çıkışları özüme gösterir.
   Her adımımı nereye atacaksam görür de öyle atarım. Bu yüzden de sürçmekten, düşmekten kurtulurum.
   Sense iki üç adım ötesini görmezsin. Taneyi görürsün de tuzağı görmezsin.

1755. Konak, iniş ve yürüyüş yerlerinde hiç körle gözlü bir olur mu?
   Tanrı, ana karnında ki çocuğa can verdi mi mizacına vücudunu kuvvetlendirecek cüzüleri çekmek kabiliyetini verir.
   Yediği şeylerle bu cüzüleri çeker, bu suretle de cisminin nescini dokur durur.
   Tanrı, insana kırk yaşına kadar bu cüzüleri çekme kabiliyetini, bu hırsı verir, o da kendisini yetiştirir büyür, gelişir, kuvvetlenir.
   Ruha, cüzüleri çekmeyi öğreten o tek padişah, nasıl olur da cesedin cüzüleri bir araya getirmeyi bilmez?

1760. Bu ruh zerrelerini bir araya toplayan, sana hayat kabiliyetini veren güneş, gıda vasıtasıyla olmaksızın da varlığının zerrelerini toplayıp bir araya getirmeyi bilir.
   Uykudan uyanınca senden gitmiş olan akıl ve duyguyu yine sana iade eder.
   Buna bak da ölünce de bil ki onlar kaybolmaz, Tanrı geri gel diye ferman etti mi gelirler.

 
Uzeyr Aleyhisselâm’ın merkebinin cüc’ülerinin çürüdükden sonra Tanrı  
            izniyle bir araya gelip Uzeyr’in gözünün önünde dirilmesi


   Tanrı dedi ki. “ Uzeyr, eşeğine bir iyice bak. Çürümüş etleri dökülmüş…
   Onun cüz’ülerini gözünün önünde bir araya getirecek, başını, kuyruğunu, kulaklarını, ayaklarını düzüp koşacağım.

1765. Görünürde bir el olmadığı halde bütün cüz’üleri bir araya getiren, cesedin parçalarını bir yere toplayan benim.
   Şu yama yamama sanatına bak hele. Eski palasları iğnesiz dikip durmada
   Diktiği sıralarda ne ip var, ne iğne. Fakat öyle bir diker ki ortada terzi bile görünmez.
   Gözünü aç da haşri apaşikâr gör… kıyamette hiçbir şüphen kalmasın.
   Varlık zerrelerini nasıl tamamıyla topluyorum, gör de ölürken bu hayata sarılıp titreme.

1770. Uyurken bedeninin duygularının mahvolmayacağından eminsin ya.
   Uykun geldi mi duyguların dağılır, harap bir hale gelir ama mahvolacaklar diye korkup titremezsin”

                   
Bir şeyhin, oğullarının ölümüne ağlaması

   Bundan önce yol gösteren bir şeyh vardı. Yeryüzünde adeta göğe mensup bir çırağdı.
   Ümmetler içinde peygambere benzer, halka cennet bahçelerinin kapılarını açardı.
   Peygamber, “ İleri giden şeyh, kavminin arasında peygambere benzer” dedi.

1775. Bir sabah evindekiler ona dediler ki: “ A güzel huylu, nasıl da yüreğin katı, neden böylesin sen,
   Biz, senin oğullarının ölümünden iki büklüm oluyor, zarı zarı ağlıyoruz da,
   Sen hiç ağlamıyor, feryat etmiyorsun bile. Bu neden ki: Yoksa gönlünde merhamet mi yok.
   Yüreğinde merhamet yoksa senden ne umabiliriz ki?  
   Ey ulumuz, rehberimiz, kıyamette bizi bırakmaz diyoruz, ümidimiz sende.

1780. Mahşer günü tahtı bezedikleri zaman o şiddetli günde bize sen şefaat edersin diyoruz.
   Öyle bir amansız günde senin ihsanına ümit bağlamışız.
   Hiçbir mücrime aman verilmeyen o gün el bizim, etek senin!
   Peygamber, “ Kıyamet günü suçluları ağlar, inler bir halde nasıl terk ederiz?
   Ben o gün canla başla onların suçlarını affettirir, onlara şefaat eder, onları ağır işkencelerden kurtarırım.

1785. Suçluları, büyük günahlarda bulunanları çalışıp çabalar, ne yapıp yapıp Tanrı azabından halâs ederim.
   Ümmetimin iyileri zaten kurtulurlar, o azap günü benim şefaatime ihtiyaçları olmaz.
   Hattâ onlar bile suçlulara şefaat ederler, onların bile sözleri geçer, hükümleri yürür.
   Hiç kimse, başkasının suçunu almaz, yükünü yüklenmez… yüklenmez ama yüklenen ben değilim ki, onların yüklerini alan, onları hafifleten Tanrı’dır.” dedi.
   Civanım, yükü olmayan şeyhtir. Tanrı onu eldeki yay gibi eline almış, kabul etmiştir.

1790. Şeyh kime derler? İhtiyara, yani saçı sakalı ağarmış adama derler. Fakat ey ümitsiz adam, bunun mânasını bil.
   Kara saç, kara sakal, onun varlığıdır. Varlığından tek bir kıl bile kalmamalı.
   Birisinin varlığı kalmadı mı pir ona derler. İster saçı sakalı siyah olsun, ister kır.
   O kara saç, kara sakal, insanlık sıfatıdır. Söylediğimiz kıl, sakal, bıyık kılları söylediğimiz saç baştaki değildir.
   İsa, beşikte “ Genç olmadan şeyhsiz, piriz” diye bağırır.

1795. Oğul, insan, insanlık sıfatlarının bir kısmından kurtuldu mu şeyh olmaz, fakat olgun bir adam olur.
   İnsanlık sıfatlarından bir tek kara kıl bile kalmadı mı şeyh olur, Tanrı’ya makbul bir adam haline gelir.
   Fakat bir adam yaşlansa da saçı sakalı ağarsa hakikatte ne pirdir, ne Tanrı hası!
   Varlığında insanlık sıfatlarından bir tek kıl bile kalsa mensub olamaz, âlem halkından birisidir o!

             
Şeyh’in, oğullarına ağlamadığına özür getirmesi

   Şeyh, kendisine bu sözü söyleyen karısına dedi ki: “ Arkadaş, merhametim, şefkatim yok, yüreğim katı sanma,

1800. Biz, kâfirler, Tanrı’ya küfranı nimette bulunmuş olmakla beraber onlara acırız.
   Hattâ halk onları taşlıyor diye köpeklere acırız.
   Ben beni ısıran köpeğe de dua eder, Yarabbi sen onu bu huydan vazgeçir,
   Adamları ısırmasın da halkın taşını, topacını yemesin derim.
   Tanrı, velîleri âlemlere rahmet olmak üzere yeryüzüne getirmiştir.

1805. Onlar, halkı Tanrı’nın haremine davet ederler, Hakk’a da “ Yarabbi bunları sen kurtar “ diye dua ederler.
   Bu yüzden halka usanmadan öğüt verirler. Halk, öğütlerini kabul etmedi mi, “ Yarabbi, sen bunlara acı sen kapını kapama “ derler.
   Halkın mazhar olduğu rahmet, cüz’i rahmettir. Fakat himmet sahibi er, külli rahmete mazhardır.
   Tanrı’nın cüz’i rahmetine mazhar olan, küllî rahmete ulaştı mı rahmet denizi kesilir, yol gösterici olur.
   Ey cüz’i rahmet, külle ulaş… ey külli rahmet sen de yürü, halka yol göster.

1810. Cüz’i rahmete mazhar olan ve o mertebede kalan, denizin yolunu bilmez. Kuyuları da denize benzer sanır!
   Denizin yolunu bilmedikçe nasıl yol alır, halkı nasıl denize götürür, denize ulaştırır?
   Sel ve nehir gibi denize kadar akıp gitti mi o vakit denize ulaşır, denizle birleşir.
   Bundan önce halkı davet etse bile bu daveti taklittir. Yolu, varılacak makamı görerek yahut Tanrı’dan vahiy ve ilhamla, Tanrı kuvvetiyle değil!”
   Kadın, “ Peki madem ki herkese acıyorsun, bu sürünün çobanı gibi sürünün etrafında dönüp dolaşıyorsun demektir.

1815. Ecel cellâdı, oğullarını vurup öldürdüğü halde nasıl oluyor da kendi oğluna ağlamıyorsun?
   Gözyaşları, merhamete delildir, yürek yanmadıkça göz yaşaramaz, neden gözlerinde yaş yok, niçin ağlamıyorsun ya?” dedi.
   Şeyh kadına yüz çevirip dedi ki. “ Kocakarı, kış mevsimi, temmuz ayına benzemez.
   İsterse hepsi ölsün, isterse diri kalsın… gönül gözünden kaybolmuyorlar ki!
   Onları gözümün önünde görüp dururken neden senin gibi yüzümü yırtayım?

1820. Zamanın devranından çıktılar… çıktılar ama onlar yine benimle beraber, etrafımda oynayıp duruyorlar!
   Ağlayış ya elemden olur, ya ayrılıktan. Halbuki ben aziz sevgililerimle vuslattayım, koşuşup duruyorum.
   Halk onları rüyada görür, bense uyanıkken onları apaşikâr görüyorum.
   Bu cihandan kendimi gizledim mi, duygu yaprağını varlık ağacından silktim mi onlarla beraberim.
   Kadınım, duygu akla esirdir, fakat bil ki akılda ruhun esiridir.

1825. Can, aklın bağlı olan ellerini çözdü mü haline imkân bulunmayan işleri de yapar, düzer.
   Duygularla düşünceler, duru suyun yüzünü çer çöp gibi kaplamıştır.
   Aklın eli, onları bir tarafa atar, su meydana çıkar.
   Çerçöp habbeler gibi suyun yüzünü örter. Fakat bunlar bir tarafa sürüldü mü su görünür.
   Tanrı, aklın elini açmadıkça hava, suyumuzun yüzünü çerçöple, süprüntüyle doldurur.

1830. Suyu daima örter; hava buna güler; akılsa ağlar durur.
   Tanrı korkusu, havanın ellerini bağlarsa Hakk aklın ellerini çözer.
   Hizmetkârın âkil olursa sana galip olan duygularda mahkûmun olur.
   Gayba mensup sırlar, can âleminden zuhur etsin diye duyguları zâhirî olmayan bir uykuya daldırır da,
   İnsan uyanıkken rüyalar da görür, insana gök kapıları da açılır.

  
Kör Şeyhin Kur’an’ı yüzünden okuması ve Kur’an okurken gözlerinin
                                                    görmesi


   Yoksul şeyhin biri, bir vakitler kör bir pîrin evinde bir mushaf gördü.
   Temmuz ayı idi, ona mihman olmuştu: O iki zâhit, birkaç gün bir araya gelmişlerdi.
   Kendi kendisine “ Burada mushafın ne işi var? Bu adam kör” dedi.
   Bu düşünceye düştü, huzuru kaçtı; “ Burada bu körden başka kimse de yok, bu ne iş?
   Burada yalnız o var, bir de buraya mushaf koymuş. Ben ne bunağım, ne sersem…

1840. Onun için hiçbir şey sormayayım, sabredeyim de sabırla muradıma erişeyim” dedi.
   Sabretti, bir müddet gönlü sıkıldı, fakat nihayet meseleyi anladı. Çünkü sabır, genişliğin anahtarıdır.

 
Lokman’ın Davud aleyhisselâm’ı demir halkalar yaparken görüp merak
        etmesi, sabredersem elbette anlarım diye sormayıp sabretmesi


   Lokman, tertemiz Davud’un yanına gitmiş, onun demir halkalar yapmakta olduğunu görmüştü.
   O yüce padişah demir halkalar yapıyor, halkaları birbirine takıyordu.
   Lokman silah yapma sanatını pek görmemişti, şaşırıp kaldı, vesveseleri arttı.

1845. Bu nedir acaba, şunu bir sorsam, bu kat kat halkalarla ne yapıyorsun desem, dedi.
   Sonra yine kendi kendisine dedi ki: “ Dur hele sabır daha iyi. Sabır, adamı maksadına çabucak ulaştırır.
   Sormazsam iş daha çabuk anlaşılır. Sabırlı kuş, bütün kuşlardan daha iyi uçar.
   Fakat sorarsam maksadı daha geç anlarım, kolaycacık anlayacağım şey, bu sorgumla güçleşir.
   Lokman, orada bir müddet sabredip durdu. Bu müddet içinde Davud da zırhı yapıp tamamladı.

1850. Kerem ve sabır sahibi Lokman’ın önünde bedenine geçirip giyindi.
   “ Civanım, bu, savaşta yaralanmamak için güzel bir elbisedir” dedi.
   Lokman dedi ki. “ Sabır da güzel bir iş. Her dertte ona sığınmak gerek, her gamı o giderir.”
   A kişi “ Vel asri” suresinin sonunu dikkatlice oku da bak. Tanrı o surede sabrı hakla beraber andı, sabrı hakka eş etti.
   Tanrı, yüz binlerce kimya yarattı ama insan, sabır gibi bir kimya görmedi.

                  
Körün Mushaf okuması hikâyesinin sonu

1855. Konuk da sabretti. Ansızın müşkül halloldu, anlamak istediğini anladı.
   Gece yarısı Kur’an sesini duydu. Uykusundan sıçradı, şu acayip şeyi gördü:
   Kör, mushaftan Kur’an okumaktaydı. Hem de doğru olarak okuyordu. Sabırsızlandı, bu hali sordu, dedi ki: “
   “Gözün kör olduğu halde şaştım doğrusu, bu satırları nasıl okuyabiliyorsun sen?
   Okuduğun satıra bakmakta, elini okuduğun harflerin üstünde gezdirmektesin.

1860. Parmağını satırlar üstünde gezdirişinden anlaşılıyor, mutlaka harfleri görüyorsun.”
   Kör dedi ki. “ Ey ten bilgisizliğinden kurtulan, bunu Tanrı yapamaz mı ki? Neye şaşırıyorsun?
   Ben Tanrı’ya, ey yardımcım olan Allah, ey yardım dilenen Rabbim, adam canına nasıl düşkünse ben de Kur’an okumaya öyle düşkünüm.
   Fakat hafız değilim ki, Yarabbi Kur’an okuyacağım vakit gözlerime illetsiz bir nur ver,
   Benim gözlerimi aç da Kur’an’ı elime alıp okuyayım diye dua ettim.

1865. Tanrı’dan ey Kur’an’a düşkün adam, ey her dertte bize yüz tutan, bizden ümidini kesmeyen kişi,
   Senin bize karşı öyle bir hüsnü zan, o ümit, sana daima yücel, yüksel demekte.
   Ne vakit Kur’an okumak istersen, ne vakit mushafı eline alırsan,
   Ben de o zaman sana gözlerinin nurunu bağışlayacağım ey yaratılışı büyük kişi, diye nida geldi.  
   Öyle de yaptı Tanrım, ben ne vakit okumak üzere mushafı elime alır, açarsam,

1870. Her şeyi bilen, hiçbir işten gafil olmayan o ulu padişah.
   O tek Tanrı, gece çırağı gibi gözlerimin nurunu ihsan etmekte”
   Tanrı, ne alırsa ona karşılık ihsanda bulunur. Velî bu sebeple Tanrı’ya itiraz etmez.
   Bağını mı yaktı? Sana bir bağ dolusu üzüm ihsan eder; yas içinde neşe verir.
   O elsiz çolağa da el verir, gamlara maden olan kişiye neşeli, sarhoş bir gönül bağışlar.

1875. Kaybettiğimiz şey büyük ve değerli bir şey bile olsa mademki bize karşılık olarak ihsanlarda bulunuyor, şu halde itiraz etmemize imkân yok.
   Ortada ateş olmadığı halde bana hararet verdikten, beni ısıttıktan sonra ateşimi söndürse de razıyım.
   Madem ki mumsuz da aydınlık vermekte, mumun sönüşüne neye feryat ediyorsun?


 Bazı velîler, Tanrı hükümlerine razı olurlar Yarabbi, bu hükmü çevir diye
                                              niyaz etmezler

  
Şimdi, dünyada hiç itiraz etmeyen yolcuların hallerini işit.
   Velîlerden dua edenler, gâh diken, gâh sökenler var. Bunlar başka.

1880. Bir de velîlerden öylelerini tanırım ki ağızları yumulmuştur, hiç dua etmezler.
   O, ulular, Tanrı hükümlerine razı olmuşlardır, takdirin def’ine çalışmak onlara haramdır.
   Bunlar, kaza ve kaderde hususi bir zevk bulurlar, bundan kurtulmayı dilemek onlarca küfürdür.
   Tanrı bunların gönlüne öyle bir hüsnü zan vermiştir ki derde düşüp hiç yaslanmazlar, gök renkli yas elbisesi giymezler.

                         
Behlûl’ün dervişe sual sorması

   Behlül, dervişin birine “ Derviş, nasılsın? Anlat bakalım?” dedi.
   Derviş, Dünyadaki işler daima bir adamın dilediği gibi olur;
   Seller, ırmaklar muradınca akar, yıldızlar hükmünce hükmeder;
   Hayatla ölüm, ona çavuş olur, emrine uyup dilediği yere gider.
   Nereye dilerse baş sağlığı haberi yollar, nereye dilerse kutlu olsun derse…
   Yolcuların hepsi, onu izler, yolda kalanlar onun tuzağına tutulursa…

1890. Onun fermanı, onun rızası olmadıkça âlemde hiçbir ağız gülmezse bu adamın hali nasıldır? İşte o haldeyim ben” dedi.
   Behlûl, padişahım doğru söyledin. Bu hale sahip olduğun nurundan da belli, yüzünden de görünüp durmakta.
   Böylesin, hatta yüz mislisin... doğru ama bunu bir güzelce anlat.
   Öyle bir anlat ki duyunca fazilet sahibi de kabul etsin, bir şeyden anlamaz adam da.
   Herkesin aklının ereceği, fikrinin anlayacağı bir tarzda anlat.

1895. Söz söyleyen kemal sahibi olursa söz söyleme sofrasını yaydı mı sofrası, her çeşit aşlarla doludur.
   Hiçbir konuk mahrum kalmaz. Herkes o sofrada kendi gıdasını bulur.
   O sofra, Kur’an’a benzer; Kur’an’ın da yedi mânası vardır; alelâde halk da ondan doyar, halkın bilgide, irfanda ileri gelenleri de” dedi.
   Derviş dedi ki: “ Herkesçe şu muhakkaktır ki âlem Tanrı emrine râm olmuştur.
   O padişahın kaza ve kaderi olmadıkça ağaçtan yaprak bile düşmez.

1900. Tanrı lokmaya, gir içeri diye emretmedikçe boğazdan lokma bile geçmez.
   İnsanların yuları, dizgini olan, insanları dilediği yere sürüp götüren istekler de o gani Tanrının emriyle meydana gelir.
   Yeryüzünde olsun, göklerde olsun… bir zerre bile onun hükmü olmadıkça kanat çırpmaz, harekete gelemez;
   Onun yürür ve kadim fermanı olmadıkça kımıldayamaz bile. Bunu anlatmaya imkân da yoktur, bu hususta ısrar da hoş değil.
   Ağaçların yapraklarını kim sayabilir? sonu olmayan şey, nasıl söze sığar?

1905. Sen şu kadar duy, madem ki bütün işler, Tanrı’nın emrine tabi; Tanrı’nın emri olmadıkça hiçbir şey olmuyor.
   Tanrı’nın takdiri, kulun rızası olur; kul Tanrı takdirine rıza verir, onun hükmünü diler, isterse…
   Zorla, yahut sevaba girmek için değil de bu razılık, kendiliğinden meydana gelir, ona hoş görünürse,
   Artık o kul yaşamayı bu lezzetli hayattan zevk almak için istemez. Hayatı kendisi için istenen bir şey olmaktan çıkar.
   Ezelî emir, neyse ona uyarı hayatla ölüm, onun yanında bir olur.

1910. Yaşarsa Tanrı için yaşar,mal, mülk ve hazine için değil… Ölürse Tanrı için ölür, korkudan hastalıktan değil!
   İmanı, onun dileği, onun rızası içindir, cennet için, ağaçlar, ırmaklar için değil!
   Küfrü terk edişi de cehenneme gideceğim diye korkudan değildir, Allah içindir.
   Bu ahlâk, ona ezelden verilmiştir; gözü ve sevgilinin cemalinin güzelliğiyle dolmu,ş aydın olmuştur.
   Bu çeşit kul, Tanrı rızasını görünce güler, neşelenir. Kaza, ona şekerle yapılmış helva gibi gelir.

1915. Bu kulun huyu ve yaradılışı böyle olursa âlem, onun emrine, onun fermanına tabi değil de nedir?”
   Peki… neden dua edip de Yarabbi, bu takdiri sen tebdil et diye yalvarsın?
   İşte şeyhe göre Tanrı rızası bakımından kendi ölümü de evlâtlarının ölümü de helva gibiydi.
   O vefakâr, o yoksul şeyhe evlât ölümü, kadayıf gibi gelmişti.
   O halde Tanrı rızasını, duada görmedikçe neden dua etsin?

1920. Doğru yolu bulan bu çeşit kulun şefaati de acımaktan değildir, duası da.
   O, Tanrı aşkının mumunu yakar yakmaz kendi acımasını da yakmış yandırmıştır.
   Onun aşkı, vasıflarına cehennem kesilmiştir O, kendi vasıflarını kıldan kıla tamamıyla yakmıştır.
   Fakat geceleyin yol alanlar, bunları nereden anlayacaklar? Bunları Dekukî gibi yalnız bu devlete koşan, devlete ulaşan kişi bilir!

                                
Dekukî ve kerametleri

   Dekukî , iyi bir hale sahipti. Âşık ve keramet sahibi bir zat.

1925. Yeryüzünde gökteki ay gibi seyreder dururdu. Gece yolcularının gönülleri, onunla aydınlanır, nurlanırdı.
   Bir yerde az otururdu, bir köyde iki günden fazla kalmazdı.
   “ Bir evde iki günden fazla otursam kalbimde oranın sevgisi alevlenir.
   Eve barka mağrur olmaktan çekinir, hadi ey nefis zenginleşmek, bir şey elde etmek için sefere düş derim;
   İmtihanda muvaffak olması için kalbimi hiçbir yere alıştırmam derdi.

1930. Gündüzleri yol yürür, sefer eder, geceleri ibadette bulunur, namaz kılardı. Gözü açıktı o erin…padişahı görürdü, bir doğan kuşuna benzerdi.
   Halktan çekilmişti, fakat huyunun kötülüğünden değil… Kadından da ayrılmıştı, erkekten de, fakat ikilik korkusuyla değil!
   Halka şefkat gösterirdi, su gibi faydalıydı, onlara güzel bir şefaatçıydı, duası da Tanrı tarafından kabul edilirdi.
   Daima iyiyi de esirgerdi, kötüyü de… herkese karşı anadan daha iyi babadan daha düşkün ve muhabbetliydi.
   Peygamber: “ Ey ulular, ben size baba gibi şefkat ederim, sizi babanız gibi severim.

1935. Çünkü siz benim cüz’lerimsiniz. Neden cüz’ü külden ayırırsınız?” demiştir.
   Cüz, külden ayrıldı mı bir işe yaramaz. Tenden bir uzuv kesildi mi o uzuv, murdar olur.
   Tekrar aslına ulaşmazsa ölür kalır, candan haberi bile olmaz.
   Oynasa, hareket etse bile bu, onun diriliğine delil olamaz. Senin kesilen uzvun da bir müddet oynar, hareket eder.
   Cüz, külden ayrılırsa bir tarafa gider, kaybolur, kül de noksan kalır. Fakat bu bahsettiğimiz kül o noksan kalan kül değildir.

1940. O küllün kesilmesi, ulanması söze sığmaz ama misal için ( zaruri olarak) nâkıs bir şey söylüyoruz.

                            
Dekukî hikâyesine dönüş

   Peygamber, Ali’ye de temsil yoluyla aslan demiştir. Aslan onun benzeri değildir ama misal bu… böyle demiştir işte…
   Sen misalden, benzerden, aralarındaki farktan vazgeç de Dekukî hikâyesine gel civanım.
   Dekukî, fetvada âdeta halkın imamıydı, takva topunu meleklerden bile çelmişti.
   Bir yerde durup dinlenmede gezip tozmada ayı bile mat etmişti. Dindarlıkta din bile ona haset ederdi.

1945. Bu kadar takva ve ibadetle, bu derece evrada, zikre koyulmuş olmakla beraber yine de daima Tanrı haslarını arardı.
   Zaten seferden asıl maksadı da buydu, bir an olsun Tanrı hasına rastlayayım demekteydi.
   Yola düştü mü, Yarabbi, beni haslarından birisine ulaştır, ona arkadaş et.
   Yarabbi, tanıdığım erlere gönlüm kuldur. Köledir.
   Canım Allah’ım, tanımadıklarımı da hicap içinde düşmüş kuluna merhametli kıl, derdi.

1950. Tanrı ey ulular ulusu, bu ne aşk, bu ne susuzluk? Beni seviyorsun ya… başkasını ne yapacaksın? der;
   O da şöyle cevap verirdi! Ey sırları bilen Rabbim, niyaz yolunu gönlüme açan, gösteren sensin.
   Denizin ortasındayım ama yine de testideki suya tamahım var.
   Ben Davud’a benziyorum, doksan koyunum var ama arkadaşımın bir koyununa da tamah ediyorum.

1955. Senin aşkında haris olmak övülecek bir şeydir, bir yüceliktir.Fakat senden başkasının aşkına düşüp de harislikte bulunmak ayıptır, ardır.
   Erlerin şehveti, erlerin hırsı, önden gelir, puştların hırsıysa ayıp bir şeydir, kötü bir yoldur.
   Erkeklerin hırsı öne aittir, puştların hırsı arda ait!
   O hırs erliğin kemalidir, bu hırs rezalettir, soğuk ve kötü bir şeydir.
   Ah burada pek gizli bir sır var. Öyle bir sır var ki onu anlamak için Musa bir Hızır’a koştu.

1960. Sen de suya kanmamış bir susuz gibi, Allah için olsun, elde ettiğine kanaat etme, durma!
   Bu kapıda nihayetsiz makamlar var. Baş köşeyi bırak, senin baş köşen yoldur!

 
Musa’nın, ulu bir peygamber olduğu, Tanrı’ya pek yakın bir makamda
               bulunduğu halde Hızır’ı arayıp sır öğrenmeye girmesi


   Ey kerem sahibi, bunu Musa’dan öğren. Kelîm bile iştiyakından bak, ne diyor:
   Bunca makama sahip olduğum, yüce bir peygamber bulunduğum halde kendimi görmüyor, kendime varlık vermiyorum, Hızır’ı aramaktayım.
   Ona, “ Ey Musa, sen kavmini bıraktın, bir izi kutlu kişinin ardına düştün.

1965. Öyle bir ulusun ki korkudan da kurtulmuşsun, ricadan da; niceye dek dönüp dolaşacaksın, ne vakte kadar arayacaksın?
   Aradığın sende… bunu sen de bilirsin. Ey gök, ne vakte dek yerin etrafında dönüp duracaksın? dediler.
   Musa “ Beni bu kadar kınamayın, güneşte ayın yolunu kesmeye savaşmayın.
   Ben, zamanın padişahıyla sohbet etmek için ta Mecmaal Bahreyn’e kadar gideceğim.
   Hakikate ulaşmak için Hızır’ı sebep edecek, ona ulaşıncaya kadar yürüyecek, nice zamanlar sefer edip duracağım.

1970. Yıllarca bu kanatlarımla o uğurda uçacağım. Yıllarda nedir ki? Binlerce yıllar koşacağım.
   Bu binlerce yıllar uçup gitmeme değmez mi yoksa? Ben sevgilinin aşkını ekmek aşkından daha âdi görmem!
   Bu sözün sonu gelmez. Sen yine Dedukî’nin hikâyesini söyle!

                                 
Yine Dekukî hikâyesi

   Tanrı Rahmet etsin, Dedukî dedi ki: Nice zamandır doğuda, batıda sefer edip dururum.
   Yıllarca, aylarca bir ay yüzlünün aşkıyla gittim. Ne yoldan haberim vardı, ne belden! Tanrı kudretlerine hayran bir halde yürüdüm.

1975. Birisi ona : “ Dikenliklerde, taşlıklarda yalınayak mı gidiyorsun?” dedi. Dekukî dedi ki: “ Ben hayretler içindeyim, kendimde değilim ki.
   Sen bu ayakları yere basıyor sanma, öyle görme. Çünkü âşık şüphe yok ki gönül yurduna sefer eder.
   Gönül, sevgilinin sarhoşudur: yoldan, konaktan yolun kısalığından, uzunluğundan ne haberi var”
   Yolun uzunluğu, kısalığı, tenin vasıflarıdır. Ruhların gidişi başka çeşit bir gidiştir.
   Sen, meni iken akıl âlemine kadar sefer edip geldin. Bu seferinde ne adım attın, ne bir yerde konakladın, ne de bir yerden bir yere göçtün.

1980. Canın gezip yürümesi, keyfiyetten hariçtir, anlatılamaz. Cismimiz de gezmeyi candan öğrendi.
   Dekukî de cisim âleminde olan gezmeyi gayri bıraktı da mânevi bir keyfiyete büründü, gizlice ve keyfiyetsiz olarak gitmekte.
   Dekukî dedi ki: “ Bir gün, sevgilinin nurlarını insanda görmeye iştiyakım arttı.
   Katrede bahri muhiti, zerrede güneşi görmek arzusuna düştüm.
   Gide gide bir deniz kıyısına vardım. Vakit gecikmişti, akşam olmuştu.

                          
Kıyıda yedi mum görünmesi

1985. Ansızın ta uzaktan o sahilde yedi mum gördüm, mumların bulunduğu yere doğru koşmaya başladım.
   O yedi mumun her birinin nuru gökyüzüne kadar vurmuştu.
   Hayretlere düştüm, hattâ hayret bile hayran oldu. Hayret dalgası aklımın başından aştı!
   “ Bu mumlar, ne çeşit mum? Halk nasıl oluyor da bunları görmüyor;
   Aydan daha aydın olan mumlar durup dururken başka bir mum arıyor?

1990. Halkın gözünde ne şaşılacak bir bağ var ki bunları görmüyor. Tanrı doğru yolu dilediğine gösteriyor sahiden” diyordum.

                      
O yedi mumun bir mum oluşu

   Bir de baktım ki o yedi mum bir mum oldu. Nuru, gökyüzünü bile delip geçmekteydi.
   Sonra yine o tek mum, yedi mum oldu. Benim sarhoşluğum, hayretim arttı.
   O mumların birleşmesini dille anlatmaya imkân yok ki!
   Gözün bir an içinde gördüğünü dil, yıllarca söylese anlatamaz.

1995. Kulak idrâkin bir ân içinde gördüğü şeyleri, yıllarca dinlese bitmez.
   Mademki bunun sonu yok, hadi, var, yine o hamdinde âciz olduğum şeyi anlat!
   O mumlar ulu Tanrı’dan ne çeşit nişanelerdir diye koşa koşa gidiyordum.
   Derken kendimden geçtim, acelemden yere yıkıldım, harap oldum.
   Topraklara serildim, bir müddet akılsız, idrâksiz bir halde kaldım.

2000. Sonra kendime gelip yine kalktım, yola düştüm. Fakat bir yere gidiyordum ki ne başım bendeydi ne ayağım!

                   
Mumların yedi adam şeklinde görünmesi

   Derken bu yedi mum, nurların ta lâcivert kubbeye kadar yükselen,
   Gündüzün nurlarını bile bir karaltı gibi gösteren, aydınlıklarıyla bütün nurları silip süpüren yedi adam şekline girdi.

                         
Mumların yedi tane ağaç olması

   Sonra o yedi adam, yedi tane ağaç oldu. İnsan yeşilliklerinden neşeleniyordu.
   Yapraklarının çokluğundan dalları görünmemekte, meyvelerinin bolluğundan yaprakları kaybolmaktaydı.

2005. Dallar ta Sidre’ye kadar yükselmiş… hattâ Sidre de ne oluyor? Halâ’yı bile aşmıştı.
   Kökleri, yerin dibine kadar girmiş, yayılmış, öküzle balığı bile geçmişti.
   Kökleri, dallarından daha taze, daha lâtifti. Bunları seyredenin aklı, hayretlere düşüyor, altüst oluyordu.
   Olgunluktan yarılan meyvelerinden su gibi nur şimşekleri fışkırtmaktaydı!

                   
Bu ağaçların halkın gözünden gizli kalması

   Asıl şaşılacak şeye gelince: O ovalardan, o çöllerden yüz binlerce adam geçiyor,

2010. Gölgelik için can veriyorlar, başlarını kilimlerle örtüyorlardı da,
   Onların gölgesini bile görmüyorlardı. İyi görmeyen çakmaklaşmış gözlere yüzlerce kere tuuh!
   Tanrı’nın kahrı, gözleri bağlanmış yoksa… gözleri bağlı adam, ayı görmez de Sühayı görür!
   Güneşi görmez de zerreyi görür. Fakat yine de Tanrı’nın lûtfundan, kereminden ümit kesilmez ya!
   Kervanlar aç susuz ağaçların altına dökülen bu olgun meyveleri görüyorlar. Yarabbi, bu ne sihir?

2015. Halk, çürük meyveleri toplamakta, pisboğaz ve doymaz adamlar, bu pörsümüş meyveleri yağma etmek için birbirlerine girmekteydi.
   O dallar, meyveler, yapraklarsa anbean “ Keşke kavmimiz bizi bilseydi, ne olurdu?” diyorlardı.
   Her ağaçtan “ A bahtsız kişiler, bize gelin, bize” diye ses geliyordu.
   Fakat Tanrı’dan da ağaçlara: “ Onların gözlerini bağladık, onlara sığınacak yer yok!” sesi gelmekteydi.
   Onlara birisi, “ Bu yana gelin de bu ağaçlardan faydalanın” dese,

2020. Hepsi birden “ Bu sarhoş yoksul, Tanrı’nın takdiriyle deli olmuş.
   Bu yoksulun beyni başa çıkmaz sevdalarla, sonu gelmez riyazatlarla soğan gibi çürümüş kokmuş!” diyorlardı.
   Dekukî şaşıp kalıyor, “ Yarabbi bu ne hal? Halka bu perde, bu sapıklık neden geliyor ki?
   Çeşit çeşit adamlar, yüzlerce akla, yüzlerce tedbire sahip oldukları halde o tarafa bir adım olsun atamıyorlar.
   Akılları, fikirleri de hep birden inkâra düşmüşler. Onların bu azgınlığına, bu isyanına bakıyorum da şüpheleniyorum…

2025. Yoksa ben mi çıldırdım, ben mi sersem oldum? Şeytan, benim kafama mı bir şey vurdu?
   Her an gözlerimi ovup duruyorum, bu cihanda rüya mı görüp durmaktayım yoksa?
   Fakat bu nasıl rüya olur? İşte ağaçlara doğru gidiyorum, meyvelerini yiyorum. Buna nasıl inanmayayım?
   Sonra yine münkirlere bakıyorum; görüyorum ki bu bahçeden haberleri bile yok.
   Son derece iştiyaka düşmüşler, fevkalâde ihtiyaçlarından bir yarım koruk için can veriyorlar.

2030. Bu yoksullar, açlıklarından bir yaprak için ah edip duruyorlar!
   Sonra yine acaba ben mi kendimden değilim, ben mi hayale düştüm, gözüme görünen muhayyel bir ağacın dalına el attım? diyorum” demekteydi.
   Peygamberler bile ye’se düşünce kendilerine yalan söylendi sandılar âyetini oku da bak.
   Bu âyetteki “ Küzzibû-tekzib edildiler, onlara yalan söylüyorsunuz dendi” kelimesini teşditsiz “ Küzibû- Kendilerine yalan söylüyorlar sandılar” tarzında oku.
   Bu takdirde mâna şöyle olur: Peygamberler bile kendilerini aldanmış sandılar.

2035. Peygamberler bile kötü kişilerin ittifakına baktılar da şüpheye düştüler.
   “ Bu şüphe ve tereddütten sonra onlara yardım ettik. Neyse, sen bunları bırak da can ağacına gel!
   Kısmetin neyse ye, yedir deniyor!” ona, her an vahiyden sihirler öğretiliyordu da,
   Halk, “ Şaşılacak şey, bu ses nedir? Sahrada ne ağaç var, ne meyve.
   Kara sevdaya tutulmuş olanların yakınınızda bahçe var, sofra var demelerinden âdeta aptallaştık.

2040. Gözümüzü ovuyor, bakıyoruz . Fakat burada bahçe yok ki… önümüzdeki saha ya çöl, yahut aşılması güç bir yol!
   Fakat bu kadar uzun uzadıya söylenip duran sözlerde beyhude olmaz ya. Acayip şey, nasıl olurda bu kadar sözün aslı olmaz. Fakat varsa nerede söyle!” diyordu.
   Dekukî, macerasını şöyle anlatır: “ Ben de tıpkı onlar gibi, acayip şey demekteydim, Tanrı bunların gözlerini ne de sıkı bağlamış?
   Bu kavgalardan, bu aykırı hareketlerden Muhammed’de şaşmaktaydı. Ebu leheb de!
   Fakat bu şaşmakla o şaşmak arasında pek büyük fark var.

2045. Dekukî, tez tez yürü sükût et. Ne vakte kadar söylenip duracaksın, ne vakte kadar? Duyup anlayan kulak kıt!

                          
O yedi ağacın bir ağaç olması

   Dedukî dedi ki:  Bahtım yaver oldu, ileriye doğru yürüdüm, bir de baktım ki o yedi ağaç bir ağaç olmuş.
   Her an bir ağaç, yedi ağaç olmakta, yedi ağaç bir ağaç haline gelmekteydi. Hayretten ne hale geldim, bilir misin? Dondum, kaldım!
   Sonra ne göreyim; ağaçlar, cemaat gibi toplanmış, saf düzmüş, namaza durmuşlar!
   Bir ağaç, imam gibi önlerine geçmiş, öbürleri de onun ardında kıyamdalar!

2050. Onların kıyamı rükû etmeleri, secdeye varmaları beni büsbütün şaşırttı.
    O anda Tanrı’nın “ Yıldız ve ağaç, Tanrı’ya secde eder” sözünü hatırladım.
   Bu ağaçların ne dizleri vardı, ne belleri! Nasıl rükûa, secdeye varıyorlar, bu ne biçim namaz? derken,
   Tanrı’dan ilham geldi: A nurlu, pirli kişi, hâlâ bizim işimize şaşıyor musun? Bizce bu işler, şaşılacak işler değil ki!

                        
Yedi ağacın yedi adam olması

Bir müddet sonra ağaçlar, yedi tane adam oldu. Hepsi de tek Tanrı’nın huzurunda ka’dedeydi.

2055. Gözlerini ovuşturup bu yedi aslan kimlerdir, âlemde ne işleri var ki? diye bakmaktaydım.
   Yanlarına yaklaşıp onlara uyanık bir gönülle selâm verdim.
   Selâmımı alıp “ Ey Dekukî, ey uluların tacı, büyüklerin övündüğü zat” dediler.
   Kendi kendime beni nasıl tanıdılar? Bundan önce beni görmemişlerdi dedim.
   Hatırımdan geçeni hemencecik anlayıp birbirlerine baktılar.

2060. Gülerek “ Ey aziz, bu sır, şimdi sana gizli mi ki?
   Tanrı’ya ulaşıp hayrete varan bir gönüle solun, sağın sırları gizli kalabilir mi?” dediler.
   Yine kendi kendime bunlar hakikatlere ermişler, hakikatler âlemine ulaşmışlar, âlâ… fakat bu surete ait ismi, bu surete ait harfi nasıl biliyorlar? dedim.
   İçlerinden biri “ Velî, bir adı bilmezse bil ki bu istiğraktan ileri gelen bir şeydir, cahillikten değil” dedi.
   Ondan sonra bana “ Ey temiz dost, biz namazda sana uymak istiyoruz” dediler.

2065. Peki dedim, fakat bir an müsaade edin zamanın devrine ait müşküllerim var.
   Temiz sohbetinizle o müşküller hal olsun. Topraktan üzüm bile sohbetle biter.
   İçi dolu olan tane kara toprağa ulaşır, toprakta halvet eder, toprakta sohbet eder,
   Kendisini toprakta tamamıyla mahveder; nihayet ne sarı, ne kırmızı rengi kalır, kokusu da mahvolur da,
   Tamamıyla mahvolur kabza eriştikten sonra kol kanat açar, basta erişir, atını sürmeye başlar.

2070. Aslının önünde varlığından geçince suret ortadan gider, mânası cilvelenir.
   Hüküm senin diye baş eğdiler. Onların bu baş eğmelerinden öyle hararetlendim, gönlümden öyle bir ateş çıktı ki!
   Bir zaman o seçilmiş kişilerle mürakabeye daldım, kendimden geçtim.
   O zaman canım, zamandan kurtuldu. Zaman insanı gençken kocaltır.
   Bütün renkten renge girişler, zamandan meydana gelir. Zamandan kurtulan, renkten renge girmekten de kurtulur.

2075. Bir zaman, zamandan, zaman kaydından kurtuldun mu keyfiyet kalmaz, keyfiyetsiz Tanrı’ya mahrem olursun.
   Zaman zamansızlığı bilmez. Zamansızlık âlemine varmak için hayretten başka yol yoktur.
   Bu arayıp tarama âleminde herkesi, zamanın bir hususi tavlasına bağlamışlardır.
   Her tavlaya bir memur dikilmiş… oranın ehli olmayan, memurdan izinsiz oraya giremez.
   Bir tavlada bağlı olan, hevese düşüp de bağlarını çözdü, başkalarının tavlasına gitti mi,

2085. Hemen ahır memurları onu aramaya koyulur, bulup yularını tutar, çeke çeke yerine getirir!
   Seni koruyanları görmüyorsan kendine bak! İhtiyarın elinde mi senin?
   Zâhiren ihtiyarın elinde… elin, ayağın bağlı değil… peki, ya neden hapistesin, neden,
   Seni koruyan memuru inkâr etmeye yüz tuttun da dilediğin şeylerden seni alıkoyan nefsin tehditleri adını taktın ha!

                    
Dekukî’nin imam olarak öne geçmesi

   Dekukî’ye “ Bu sözün sonu yoktur. Namaz vakti, hemencecik öne geç.

2085. Ey tek kişi, bize iki rekât sabah namazı kıldır da zaman seninle bezensin.
   Ey gözü aydın imam, bize imamlık et… İmam olanın gözü açık olması lâzım.
   Şeriat de körün imamlığı mekruhtur.
   Hafız, akıllı ve fakih olsa bile körün imamlığı hoş değil.
Sersem ve suçlu olsa bile gözü açık imam bu çeşit körden iyidir.
   Kör, pisliklerden çekinemez. Çekinmenin asıl sebebi, asıl vesilesi gözdür.

2090. Kör yolda yürürken pisliği göremez. Dilerim, hiçbir müminin gözü kör olmasın.
   Zâhiri kör, görünen necasetlere bulaşır. Fakat can gözü kör olan kişi gizli olan, görünmeyen pisliklere bulaşır.
   Bu görünen pislik bir parça suyla arınır, fakat içte olan pislik, artıkça artar.
   İçteki pislikler anlaşıldı mı gözyaşından başka bir şeyle temizlenemez.
   Tanrı, kâfire “ Pis murdar” demiştir. Bu pislik, bu murdarlık, onun dışında değildir.

2095. Kâfirin dışı, pisliklere bulaşmıştır. Pislik onun huyundadır, dinindedir.
   Zâhiri pisliğin kokusu yirmi adımlık yerden gelir, bâtıni pisliğin kokusuysa Rey’den tut da Şam’a kadar gider!
   Hattâ göklere çıkar, hurilerle Rıdvan’ın burunlarını doldurur!
   Bu söylediğin sözler yok mu? Senin anlayışın miktarı ancak… öldüm iyi ve doğru anlayışın hasretinden!
   Anlayış sudur, beden testi. Testi kırılınca içindeki su dökülür gider!

2100. Bu testinin beş tane büyük deliği vardır, içinde ne su durur ne kar!

 

AÇIKLAMALAR ( Beyitler  1400 - 2100 )

 

B. 1424. İbni-al vakt.  C. I, S.  13,  B. 133 e bakınız.


B. 1427-1429. Sofilere göre sâlikte, yani birliğe giden mânevi yolcuda dervişte beliren mânevi zevk ve şevk, yerleşir kalırsa, yani adam o zevki kendisine mal ederse (Makam) derler, fakat bu zevk arada bir gelir, giderse sahibine mal olmazsa (Hâl) ismini alır.


B. 1435. Kur'anın 112 inci suresi olan İhlâs suresinin üçüncü âyetinden alınmadır.


B. 1498. H. Muhammed'in "Ümmetim 73 fırka olacak, 72 si cehennemlik, biri cennetliktir dediği rivayet edilmiştir ki 72 millet sözü bu hadisten çıkmadır.


B. 1538. C. II, B. 845 e bakınız.


B. 1538. den sonraki bahis, Mutezileye göre herkesin aklı birdir, akıllarda üstünlük, aşağılık yoktur. Akıl üstünlüğü, görgü ve bilgiden meydana çıkar. Sünnîlere göre akıllarda üstünlük, aşağılık vardır, bu aykırılık yaradılıştandır.


B. 1580. Böyle bir hadis rivayet edilmiştir.


B. 1614. den itibaren Şeyh-i Akta diye şöhret kazanmış olan bu şeyhin hal tercümesini lâyıkiyle bilmiyoruz. Şiraz'ın cenubu garbisinde bir dağ eteğinde bu zata ait bir mezar var. Ayrıca 304. hicri (916-917) Antakya'da vefat etmiş olan bir Şeyh Ebülhayr-i Akta'la Cüneyd'in kâtibi Ebu Yakub-ı Akta'da bu lâkapla anılırlar. (Fırsatî - Şirazî; Âsar-ı Acem, 1314 Bombay basması. S. 491).


B. 1762. den sonraki bahis. Kur'anın ikinci suresi olan Bakara suresinin 259 uncu âyetinde anlatılmaktadır.


B. 1774. Ankaravî, Hadis diye rivayet edilen bu sözü rivayetçileriyle yazılı bulunduğu kitapları haber vermektedir (S. 288).


B. 1783-1788. H. Muhammed'in "Hattâ zina etse, hattâ hırsızlık etse bile Ebuzer'in inadına şefaatim, ümmetimin en büyük günahını yapanlarındır" dediği rivayet edilmiştir (Feyz - al Kadir, IV, 162-163).


B. 1794. Kur'anın 19 uncu suresi olan Meryem suresinde İsa Peygamber'in doğar doğmaz konuştuğu anlatılmaktadır (âyet 29-34).


B. 1853. "İkindi vaktine and olsun  ki insan ziyandadır,  ancak   inanan   ve   iyi   işler   yapanlarla   birbirlerini hakla,  doğru  söz söylemekle  ve  sabretmekle  tavsiyede  bulunanlar  müstesna"   (Sure 103,  Asr).


B. 1897. H. Muhammed'in "Kur'an yedi mânası olarak  indirildi.  Her  âyetin  bir  zahiri  var,  bir  bâtını" dediği  rivayet edilmiştir  (Feyz - al Kadir, III, 53-54).


B. 1934 ten sonraki bahis. Dekukî adlı bir zata "Tabakat"   kitaplarında  rasladık.   İhtimal,  âdeti  vechile başka birisini kasdediyor da bu adla gizliyor, ihtimal de muhayyel bir hikâyedir, yahut da bir halk  hikâyesidir.


B. 1934. "Oğula baba nasıl acırsa, onu nasıl korursa ben de size öyle acır, sizi öyle korurum" diye bir hadis rivayet edilir   (Feyz-al Kadîr, II, 570).


B. 1954. Davut  Peygamber,  bir  gün  sarayının damında  gezerken   güzel   bir  kadının   yıkanmakta   olduğunu görür.  Kimin  nesi  olduğunu tahkik eder ve kocasına kapalı bir mektup vererek, savaşan erlerin komutanına  gönderir.      Mektupta,   adamın   savaşın  şiddetli  bir yerine konulmasını  ve bu  suretle ölümünün temin  edilmesini yazmış olduğundan  komutan, emre  göre  hareket ediyor. Adam  öldürülüyor.  Davut  da,  adamın  karısını alıyor.  Bunun  üzerine Peygamber Natan, Davud'a gidip "Bir   şehirde   biri   fakir,   öbürü   zengin   iki   adam   vardı. Zengin,  sürülere sahipti,  fakirin bir  tek  dişi   kuzusu vardı.  Zengine misafir gelince,  kendi  koyunlarına kıyamayıp  fakirin  kuzusunu   alarak  kurban  etti,   bu  adama ne dersin?" diyor. Davut, "Bu adam ölüme lâyıktır" deyince,  Natan,   Davud'a   "Bu   adam   sensin"   deyip   kusurunu  söylüyor.  Davut tövbe  ediyor,  fakat bu  kadından olan çocuğu, Tanrı gazabına uğrayarak ölüyor  (Tevrat. Mülûk-i Şânî, Bap  11-12). Yahudilerce  Davut, peygamber  değildir. Müslümanlar  indinde  peygamberdir.  Bu hikâye Kur'anda da vardır, yalnız biraz daha muhtasardır ve  Davud'a  kusurunu  anlatan Cebrail ve  Mikâil'le bir   bölük   melektir   (Sure 38,  Sad,  âyet 21-25).


B. 1984 ten sonraki bahis. Dekukî'nin yedi mum görmesi,  Yohanna'nın  vahyine pek  benzer.


B. 2005. Sidretül  münteha, yedinci  kat  gökte bulunan  sınır  ağacıdır  ki  H. Muhammed,  miraçta Cebrail'i   burada   görmüştü    (Sure   53,   âyet   13-16). Halâ, boşluk  manasınadır.  Eskilerce havasız yer  olması  mümkün değildir.


B. 2006. Eskilere nazaran yeryüzü bir öküzün üstünde durur, öküz de bir balık üstündedir. Halbuki bu öküzle balık, Sevir ve Hût burcundan kinayedir.


B. 2033-2036. "Nihayet peygamberler meyus oldukları ve halk, onları yalancı sandığı zaman onlara yardımımız geldi, dilediğinizi kurtardık..." (Sure 12, Yusuf, âyet 110).


B. 2052. (Sure 55, Rahman, âyet 6).


B. 2069. Sofilere nazaran kul, korku ve ümit hallerinden  yükselince  kalbi   bazen   daralır,   bazen   genişler, ferahlanır.   Bu  darlık,  korkuya, ferahlık,  ümide  karşılıktır.  Ancak korku  ve ümit, gelecek içindir.  Kabız, yani darlık ve bast, yani ferahlık, hale aittir. Kabz, sofiyi bir hakikatin kabulüne alıştırmak içindir.


B. 2094.  (Sure 9 Tevbe, âyet 28).


B. 2100. Beş delikten murat beş duygudur.